Followed Journals
Journal you Follow: 0
 
Sign Up to follow journals, search in your chosen journals and, optionally, receive Email Alerts when new issues of your Followed Journals are published.
Already have an account? Sign In to see the journals you follow.
Similar Journals
Journal Cover
Marife Dini Araştırmalar Dergisi
Number of Followers: 1  

  This is an Open Access Journal Open Access journal
ISSN (Print) 1303-0671 - ISSN (Online) 2630-5550
Published by Necmettin Erbakan Üniversitesi Homepage  [1 journal]
  • Transhümanizm: “Allah’ın Yarattığını Değiştirme” veya
           İnsana Karşı Şeytan 2.0

    • Authors: İshak Doğan
      Pages: 11 - 36
      Abstract: Transhümanizm, nanoteknoloji, sibernetik, farmakolojik ve gen terapileri dâhil ancak bunlarla sınırlı olmamak üzere biyoteknolojik müdahaleler yoluyla insan yaşamının kalitesini ve uzunluğunu iyileştirme sürecini ifade eder. Batı’da Aydınlanma döneminin ardından teknolojik ve bilimsel gelişmelerle bütün insanlığın mutluluğunun ve huzurunun gerçekleştirilebileceğine inanan modern insan, elde ettiği başarılarla kâinata hâkim olup onu boyunduruk altına alabileceği, ihtiyaçları ve arzularına göre onu şekillendirebileceğine inanmıştır. Batı’nın vahiy ve dinî otoritenin yerine bilim ve aklı ön plana koyması, rönesans, reform ve pozitivizmle yoluna devam etmesine ve bu gelişmeler de bir ideoloji ve hareket olarak birbiri ardından hümanizm, modernizm ve şimdilerde transhümanizme geçiş yapmasına neden olmuştur. Transhümanizm, bilimsel ve teknolojik gelişmelerle sürekli güncellenen ve yeryüzünde yaşanan hayattan daha idealini insanlara vaat eden, her başarıda geleneği ve dinlerin bir aldatmaca olduğunu ortaya koymaya çalışan bir hareket ya da dindir. Transhümanizm, aşkın ilahi bir varlıktan ziyade insan çabaları ile elde edilen baştan çıkarıcı ölümsüzlük veya radikal yaşam uzatma vaadi ile modern bilim ve teknolojinin gücünü ve potansiyelini özetlemektedir. Oysa insanın kendisini aşabileceğine olan inanç, teknolojinin insanı dönüştürme ve iradesini ele geçirmesine, mekanik ve ruhsuz bir insan ve teknik bir evrenin ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Böylece bilimi kullanarak dünyayı daha da yaşanabilir bir hâle getirme hedefi, insanın bilimin kölesi olmasına yol açmaktadır. Transhümanizmin son yıllarda tüm dünyayı etkilemesi, özellikle Batı’da yayınlanan kimi araştırmalarda İslam ile transhümanizm arasında bir yakınlık kurulabileceği düşüncesine neden olmuştur. Oysa dikkatli bir şekilde incelendiğinde, transhümanizmin hedeflerinin Allah’ın rahmeti ve cennetten kovulan İblis’in insanoğluyla sürdürdüğü mücadelede kullandığı argümanların dışında yer almadığı görülür. Bu açıdan transhümanizm köken itibariyle yeni olmayıp sadece bu şeytanî mücadelenin güncellenmiş şeklini taşımaktadır. Diğer yandan insanı kusurlu olup tamamlanması gereken bir varlık olarak gören transhümanistlerin, aynı nakıs varlıktan mükemmel bir oluşum beklemeleri de kendi içinde bir paradoks taşımaktadır. İslam’a göre insan ve kâinat mükemmel şekilde yaratılmıştır, yaratma vasfı da Allah’a aittir. İnsanı ve dünyayı dönüştürüp fıtratı bozma eğiliminde olan transhümanizm ise, insanı kusurlu bir varlık olarak gördüğünden, mevcut ve gelişen teknolojileri kullanarak inanları post-insana dönüştürmek, insan yaşamını uzatmak ve ölümsüzlüğü keşfetmenin peşindedir. Bu düşüncenin temelini ise, ölümsüzlük, öjeni ve beden üzerinde sınırsız tasarruf hakkını gündeme getirerek, tıbbî ve bilimsel gelişmeler ışığında bunun gerçekleşebileceği oluşturmaktadır. Henüz İslam dünyasında yeterince gündem bulmayan transhümanizm konusu, özellikle Allah’ın kadir-i mutlak ve yaratıcı olması ile kader inancına karşı muhtemel tehlikeler içermektedir. Bu araştırmada transhümanizmin kısa bir tarihçesi, vaatleri ve hedeflerinin ardından ortaya koyduğu ölümsüzlük, öjeni ve Allah’ın yarattığını değiştirme olarak kabul ettiğimiz beden üzerindeki kalıcı modifikasyonlara Kur’an ve sünnette yer alan ilkelerle cevap verilmiştir. İslam’da ölümsüzlük düşüncesi olmadığı gibi bu düşünce, âhiret inancıyla da çelişir. Diğer yandan müslümanın dünyada uzun yaşamak gibi bir hedefi değil ömrünü salih amellerle bereketli şekilde tamamlamak gibi bir hedefi olabilir. İnsan neslinin ıslahına (öjeni) gelince, İslam’da hayırlı neslin varlığı genlere ya da DNA’lara müdahale ile gerçekleştirilmez. Hayırlı neslin varlığı, dindar eşlerin seçimi ve eşlerin ilişki sırasında bile şeytandan Allah’a sığınmaları ile gerçekleşir. Transhümanizm ise, genler ve insan bedeni üstündeki modifikasyonlarla daha zeki, daha üstün ve biyolojik açıdan daha güçlü bir bedeni kurgulayabilmenin peşindedir. Araştırmada, bu hedeflerin yeni olmayıp Nisa sûresinin 119....
      PubDate: 2021-06-30
      DOI: 10.33420/marife.895568
       
  • Türkiye’de Çağdaş İslâm’ın Düşünce Ekonomisi ve Değer
           Üretmenin Zorlukları

    • Authors: Muhammet Özdemir
      Pages: 37 - 57
      Abstract: Bu makalede, dijital kapitalizm çağında bir analiz bağlamı içeren “düşünce ekonomisi” kavramı ve ekonomi ve para felsefesinde kullanılan ilişkilendirme mantığı yöntemi uygulanarak çağdaş Türk-İslâm düşüncesinin değer üretme içeriği ölçülmeye çalışılmıştır. Küresel kapitalizm çağında yerli kültürlerin ürettikleri düşüncelerin ekonomisi bu kavram ve mantığın yanı sıra post-kolonyal teori bünyesinde değerlendirilmektedir. Adam Smith’in ekonomik analizlerinden beri olduğu kadar özellikle son on yıllarda gelişmiş felsefi ekonomi literatüründe paranın yaratımına yönelik düşünce üretme süreçleri ile paranın dağıtımı ve bölüşümüne yönelik düşünce üretme süreçleri birbirinden ayrıştırılmaktadır. Makalede önce bu yöntem ve ilişkilendirme mantığının olgusal ve felsefi içeriğine, sonra gelişmekte olan ekonomi toplumlarında üretilmiş düşünceler ile irtibatına ve son olarak çağdaş İslâm düşüncesinin mevcut ekonomik değer yönelimine yer verilmiştir. Gelişmekte olan ekonomilerde üretilmiş ve üretilmekte olan düşüncelerin özelliği, değer yaratmak yerine oluşmuş küresel değerleri yerli piyasaya aktarmak ve dolaşıma sunmak şeklindedir. Çağdaş Türk-İslâm düşüncesini temsil etmek üzere sivil ve resmi seviyeden Kur’ân-ı Kerîm merkezli üretilmiş düşüncelerin ekonomisi analiz edilmiştir. Genel çerçevesi yukarıdaki gibi olan çalışmada ekonomi ve para felsefesinde kullanılan ilişkilendirme mantığının Türk-İslâm düşüncesine uygulanmasının nedeni spekülatif düşüncenin nesnel standartlarda ölçülebilmesi gereksinimidir. Bu bağlamda post-kolonyal düşüncenin ve Türkiye’deki çağdaş İslâm düşüncesinin ekonomik değer özellikleri saptanmaya çalışılmaktadır. Adam Smith’in yanı sıra Karl Marks, John Maynard Keynes, Georg Simmel ve Ludwig von Mises’in ekonomik düşüncelerine temas edilerek, hem değer yaratma ekonomisi ile tüketim ekonomisi arasındaki farka, hem ekonominin tabiat ve onun zorunlu bir parçası olan insan yaşamındaki matematiksel geçerliliğine ve hem de düşünce ekonomisinin değer yaratma ekonomisi ve tüketim ekonomisi ile nesnel ilişkisine yer verilmektedir. Nimi Wariboko ve Jürgen von Hagen ile Michael Welker’in çalışmaları, çağdaş küresel kapitalizm toplumunda paranın ikametinin anlaşılabilmesi için kullanılmaktadır. Wariboko’nun ilişkilendirme mantığı, insana ait her mevcudiyetin ve nihayet düşüncenin ekonomik ve parasal bir aritmetiğe sahip olduğunu, hatta teolojinin bile bunun bir parçası olduğunu göstermektedir. Jürgen von Hagen ve Michael Welker’in çalışmaları, insanlar arası bütün ilişkileri ve bu ilişkilerin dolayımlarını ekonomik ve parasal bir hesapla nesnel kılarken meselenin eleştirel bir yönüne yoğunlaşmaktadır. Vivek Chibber’in çalışması, “düşünce ekonomisi” kavramını açıkça anmadığı halde madun çalışmalarının ekonomik değerini ve etkisini değerlendirerek bazı saptamalarda bulunmaktadır. Buna göre, gelişmekte olan ekonomi toplumlarında yaratıcı düşünce üretilememektedir. Türkiye’den ilk defa Oya Safinaz Erdoğdu tarafından Türkçe bir metinde ifade edilmiş olan “düşünce ekonomisi”, dijital çağ kapitalizm toplumunda nesnel bir değerlendirme içeriği olarak öne çıkmaktadır.
      PubDate: 2021-06-30
      DOI: 10.33420/marife.861900
       
  • İslâmî Kaynaklarda ve Oryantalist Metinlerde Besmeleye
           Yaklaşımlar

    • Authors: İshak Kızılaslan
      Pages: 59 - 77
      Abstract: Besmele hakkında erken dönemlerden itibaren birçok eser te’lîf edilmiştir. Bu kitaplar hem teknik anlamda besmelenin ilm-i kıraat ve İslâm Hukuku’ndaki konumunu tespit etmeye çalışmakta hem de Müslüman bireyler ve İslâm toplulukları üzerindeki etkisini belirgin kılmayı amaçlamaktadır. Makalede öncelikle ilmî, teknik, sanatsal ve aktüel önemi açısından İslâmi kaynaklarda besmelenin konumu Ebû Şâme el-Makdisî’nin ö. (665/1267) Kitâbü’l-Besmele isimli kitabı ve diğer temsil değeri yüksek te’lîfler çerçevesinde; oryantalist yaklaşım ise Nöldeke’nin ö. (1930) The History of the Qur’ān isimli, çağdaş oryantalizmin Kur’ân, kıraat ve Mushaf çalışmalarında başucu kitabı haline gelmiş kitabının İngilizce tercümesi ve diğer kaynaklar ele alınıp incelenecektir. Kur’ân-ı Kerîm ile doğrudan bağlantısı nedeniyle ‘ulûmü’l-Kur’ân, ilimlerin en şereflisi ve değerlisi kabul edilmiştir. Bundan dolayı İslâm ulemâsı erken dönemlerden itibaren Kur’ân ve Kur’ânî ilimlere dair birçok eser kaleme almıştır. Çağımızda ilimleri bir bütün olarak kapsayan araştırmalar yapmak hayli zorlaştığından, branşlaşmak ve ilimleri dallara ayırmak ve sınıflandırmak suretiyle ihtisaslaşmak zorunlu hale gelmiştir. Bu çalışmada, esasında her Müslümanın bildiği ve gündelik hayatının bir parçası kıldığı besmele konusu İslâmî kaynaklar ve özellikle Ebû Şâme’nin Kitâbü’l-Besmele isimli eseri merkeze alınarak incelenecektir. Ebû Şâme’nin kitabı, kendisinden önce bu konuda oluşmuş literatüre de hâkim olması ve konuyu hem kıraat ulemasının kriterlerini hem de fakihlerin yaklaşımlarını vermek suretiyle incelemesi açısından temsil değeri yüksek çalışmalardandır. Haddizatında kendisinden sonra bu konudaki te’lîfât onun kitabına müracaatı görev bilmiştir. Çalışmada aynı zamanda, özellikle Rönesans ve Reform hareketlerini müteâkip İslâmî ve Kur’ânî konu ve kavramlara dair ciddi araştırmalar yapan oryantalist yaklaşım ile bir mukayese imkânı da verilmek istenmiştir. Bu manada diğer oryantalist eserler yanında kendisinden sonra söz konusu incelemelere hem konu hem de metod ve yaklaşım açısından büyük etkide bulunmuş Nöldeke’nin kitabı merkeze alınmıştır. Burada kitabın İngilizce tercümesi kullanılacaktır. Çağdaş dönem oryantalist çalışmalarda bu konunun Nöldeke’nin çalışması temele alınarak değerlendirildiği görülmüştür. Makale, oryantalist değerlendirme tarzının İslâmi yaklaşımdan farklı bir hedef ve usule sahip olduğunu da ortaya koymak istemektedir. Bu minvalde oryantalist metinlerin, İslâmi rivâyetler arasında şâz olanları öne çıkarmak suretiyle Kur’ân’ı beşer katında oluşmuş bir kitap olarak değerlendirme şeklinde genellenebilecek tutumlarının besmele konusunda da mevcut olup olmadığı araştırılacaktır. Çağdaş oryantalizmin yeni bir yaklaşım teklif edip etmediği de tahlil edilecektir. Nöldeke kitabında, besmele konusunda Müslümanlar arasındaki muhalif tavrı ortaya çıkarmayı hedeflemiştir. Dolayısıyla böyle bir mukayesenin yapılması konuyu sahih bir şekilde değerlendirme için elzemdir. Çalışmanın bir diğer gayesi, İslâm ulemasının, ilmî faâliyetlerini İslâm’a hizmet etmenin bir yolu olarak gördüklerine dair bir örnek sunmaktır. Kur’ân’ın bütün sûrelerinin kendisi ile başlatıldığı bir nevi giriş anahtarı konumunda olması besmelenin İslâm uleması ve Müslümanlar arasında sahip olduğu konumun sebebini anlamak için yeterli olacaktır. Ayrıca Ebû Şâme’nin eseri çerçevesinde besmelenin akaid, kıraat, tefsir, hadis, fıkıh, lügat, siyer, tarih gibi açılardan konumu kısa ve öz olarak sunulacaktır. Nöldeke’nin kitabı merkeze alınmakla birlikte gerektiğinde diğer oryantalist metinlerde de bu konuya yaklaşım incelenecektir. Oryantalist anlayışın genel Kur’ân yaklaşımları ile besmele hakkındaki tavırlarının benzerlikleri, varsa farklılıkları kaydedilecektir. Aynı zamanda İslâmi nakle dayalı aktarım ve anlatım tarzı ile beşer mahsûlü bir eser olarak ele alınması manasında istişrâkî ince...
      PubDate: 2021-06-30
      DOI: 10.33420/marife.913335
       
  • İmkan ve Sınırlar, Sorunlar ve Çözüm Önerileri Bağlamında Cami
           Rehberliği Hizmeti

    • Authors: Mustafa Fatih Ay
      Pages: 79 - 103
      Abstract: Cami Rehberliği ilk defa dönemin, Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan sorumlu Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ tarafından 2012 yılında gündeme getirilmiştir. Bu hizmet alanı halen Diyanet İşleri Başkanlığı, Din Hizmetleri Genel Müdürlüğü bünyesinde Cami Hizmetleri Daire Başkanlığı tarafından Cami Rehberliği Hizmetleri adıyla sürdürülmektedir. Bu çalışmada genel olarak cami rehberliği hizmeti ele alınmıştır. Bu çerçeve altında ise, cami rehberliği hizmetinin ortaya çıkışı, amacı ve kurumsallaşma süreci, hizmeti yürüten personelin uygulamaya ilişkin değerlendirmeleri ele alınmıştır. Böylelikle de cami rehberliği hizmetinin uygulama sürecine ilişkin durum değerlendirmesi yapılması amaçlanmaktadır. Bu çerçevede cami rehberleri ile yapılan görüşmelerde, cami rehberliğine yükledikleri anlam, görevleri süresince karşılaştıkları sorunlar, kendilerini en çok sorulan sorular, desteğe ihtiyaç hissettikleri konular, cami rehberliği hizmetinin geliştirilmesi için neler yapılabileceği, kişi veya kurumlardan hangi katkıların gelebileceği konuları merkeze alınmıştır. Veri toplama sürecinde yarı yapılandırılmış görüşmeler gerçekleştirildiği için görüşmeler sırasında gerekli görülen konular da ele alınmıştır. Nitel araştırma yaklaşımlarından fenomenolojik araştırma olarak kurgulanan bu çalışma ile cami rehberlerinin, cami rehberliği hizmetine ilişkin algı ve deneyimlerinin nasıl olduğu ilk elden ortaya konulmaya çalışılmıştır. Bu çerçevede Antalya İl Müftülüğü bünyesinde çeşitli İlçe Müftülüklerine bağlı olarak görevlendirme ile bu hizmeti yürüten 7 cami rehberi çalışma grubu olarak belirlenmiştir. Görüşmeler bizzat araştırmacı tarafından 2019 yılı Eylül ayı içerisinde, katılımcılar ile randevu alınarak yüzyüze gerçekleştirilmiştir. Görüşmeler ses kayıt cihazı ile kayıt altına alınmış ve 30-45 dakika arasında süren görüşmelerin çözümlemeleri araştırmacı tarafından yapılmıştır. Cami rehberliği uygulamasını konu edinen ilk araştırma olması nedeniyle cami rehberlerinin saha tecrübesini ortaya koymaya yarayacak sorulardan elde edilen verilerin betimsel analiz tekniği ile analizi uygun görülmüştür. Bu çerçevede çözümlenen görüşme verileri Nvivo 12 Plus programına yüklenmiştir. Bu program yardımıyla tekrar tekrar okunan görüşme verileri, cami rehberlerinin saha tecrübesini yansıtacak şekilde düzenlenmiştir. Daha sonra elde edilen kod ve temalar tekrar gözden geçirilmiş ve bazı kod-tema değişiklikleri yapılmış ve son şekli verilmiştir. Elde edilen yapılar ise gerekli görülen yerlerde katılımcı görüşlerinden ilgili yapıyı en iyi açıkladığı düşünülenlere, ifadelerindeki dil ve anlatıma müdahale edilmeden bulgular kısmında yer verilmiştir. Cami rehberlerine hangi alanlarda desteğe ihtiyaçları olduğu ve cami rehberlerinin hangi konuları bilmelerinin iyi olacağını düşündükleri sorulduğunda verdikleri cevaplar çerçevesinde öne çıkan hususların, dinler tarihi bilgisi, dil ve iletişim becerisi, rehberlik yöntemi, sanat tarihi ve mimari, yabancı dilde terminoloji bilgisi alanlarının öne çıktığı görülmüştür. Cami rehberlerinin sorun olarak gördükleri hususlar ise kadro ve istihdam sorunu, materyal sorunu ve turizm rehberleri ile yaşanan sorunlar şeklindedir. Cami rehberlerine en çok sorulan soruları, cami rehberliğine ilişkin sorular, güncel politik sorular, İslam dini ile ilgili sorular şeklinde sınıflandırmak mümkündür. Buradan anlaşıldığı üzere cami rehberliği konusunda turistlerin bilgi sahibi olmadığı görülmektedir. Bu nedenle hizmetin tanıtımı konusunda havalimanları, oteller ve turistlere yönelik hizmet alanlarında bu hizmetin tanıtımı yapılabilir. Ayrıca Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından hazırlanan rehber ve broşürlere cami rehberliği hizmeti de eklenebilir. İslam dini ve güncel politik sorular konusunda da bir saha çalışması yapılarak gelen soruların toplanması ve bir çalışma grubu tarafından değerlendirilerek, geliştirilen cevaplar konusunda cami rehberlerine bilgilendirmeler yapılabilir. Ayrıca, cami rehberliği hizmeti uluslararası...
      PubDate: 2021-06-30
      DOI: 10.33420/marife.874871
       
  • İslâmî Bir Müzakere Etiğinin İmkânı Üzerine: Taha
           Abdurrahman’ın Şehâdete Dayalı İletişim Teorisi

    • Authors: Güldane GÜNDÜZÖZ, Soner Gündüzöz
      Pages: 105 - 129
      Abstract: Taha Abdurrahman, Arap-İslâm dünyasının yaşayan önemli filozoflarından biridir. Eserlerinde bütüncül ve çok yönlü bir İslâmî metodoloji inşa eden Taha Abdurrahman, teo-politik yazıları ile “fizikî ve metafizik bütünlük içerisinde müzakereci bir siyasal iletişim modeli ve İslâmî bir medya teorisi” önermektedir. Bu makale, Taha Abdurrahman’ın bir yönüyle etik, diğer yönüyle teo-politik olan şehâdete dayalı iletişim ve medya teorisi üzerinde yoğunlaşmaktadır. Taha Abdurrahman’a göre, beşerî iletişim, metafizik boyutu esas alan bir yapı olarak, bir yönüyle beşerî ve kolektif, diğer yönüyle, ilahî ve vicdanîdir. Referansları bakımından fizik ve metafizik bütünlüğü gerektiren ve Elest Bezmiʼne ulaşan bu iletişim ağı, Taha Abdurrahman’a göre salt istidlâlin ötesine geçmekte, böylece o, iletişim alanında istidlâl ve şehâdet kavramlarını dengeli biçimde istihdam etmek suretiyle yeni bir müzakere etiği, iletişim modeli ve İslâmî bir medya teorisi oluşturmaktadır. Son tahlilde bu teori, -vicdan, burhan ve sultan (iktidar) kavramlarının bütünlükçü bir anlayışla ele alınması gerektiğini vurgulamaktadır. Böylece tüm beşerî ilişkilerin etik, estetik ve epistemolojik boyutta homojen bir yapı oluşturması öngörülmektedir. Genel anlamda demokrasinin bir enstrümanı olan medya alanında ve -farklı versiyonları olmakla beraber- liberteryan teorisyenler tarafından geliştirilen müzakereci demokrasi kavramı ile ilgili birtakım iletişim teorilerinde dinî epistemolojinin etkisiz hâle getirildiği görülmektedir. Bu teorilerden biri, Taha Abdurrahman’ın, müzakeredeki kolektiflik özelliğine vurgusu nedeniyle inceleme ve mukayese konusu yaptığı Habermas’ın iletişim teorisidir. Aslında dine kayıtsızlık, Jürgen Habermasʼınki gibi demokrasinin müzakereci demokrasiye evirilmiş sivil liberteryan yorumlarında sıkça görülen bir durumdur. Oysaki müzakereci demokraside devlet dışı müzakere alanları, bir iletişim alanı olarak görülmekte, medya, sosyal medya araçları ve dernekler gibi unsurlar, devletin resmî müzakere organı parlamento ile benzer nitelikte, toplumsal iletişimin bir paydaşı olarak değerlendirilmektedir. Buna mukabil din olgusuna kayıtsız kalınması paradoksal bir durum oluşturmaktadır. Taha Abdurrahman, İslâmî bir iletişim modeli ve medya teorisi kurmak için müzakere demokrasisinin önemli temsilcilerinden Jürgen Habermas’ın iletişimsel eylem teorisinden oldukça yararlanmış, fakat aynı zamanda bu teoriye yönelik ciddi eleştirilerde bulunmuştur. Abdurrahman’ın teorisine tasavvufî bir neşve katan nevâfil hadisi, Allah’a teslimiyet ve samimi bir taat ile bağlanmış olan kulun her an yanında Allah’ın inayet ve himayesini hissedeceğini ifade eden kudsî bir hadistir ve hadis daha çok tasavvuf çevrelerinde kabul görmektedir. Taha Abdurrahman, İslâmî kümülatif bilgi dağarcığını referans almakta ve İslâm düşüncesinin tarihsel hafıza üzerinden üretimine çalışmaktadır. Ne var ki o, bu metodunda söz konusu birikime sadece kolektif ve beşerî uzlaşıya dayalı bir alan olarak bakmamaktadır. Aksine Taha Abdurrahman, insanın kendi derununda hatırasını taşıdığı metafizik hafızaya dayanmaktadır. Dolayısıyla da İslâm toplumunun bilgi üretimi ve iletişim süreçleri salt argümantasyona dayandırılamayacak şekilde vicdanî boyuta kuvvetli atıflar içeren şehâdet kavramıyla da ilgilidir. Taha Abdurrahmanʼın çalışmalarına yön veren en önemli hususlardan biri de dilsel bir paradigmaya dayanan Söz-Eylem Teorisidir. Abdurrahman bu teorisi ile pek çok yönden Batılı kaynakları referans almış olsa da Batıdakinden oldukça farklı bir pragmatik yaklaşım inşa etmektedir. Eserlerinde bütüncül ve çok yönlü bir İslâmî metodoloji inşa eden Taha Abdurrahman, iʼtimâniyye (ilahî sözleşme ve emanet paradigması) ve tedâvuliyye (pragmatik-söz-eylem kuramı) ekseninde bir düşünce dünyası oluşturmaktadır. Taha Abdurrahman, tıpkı şehâdet kavramında olduğu gibi söz eylem teorisinin zeminini oluşturan bu epistemolojik alanı da iletişim modelinde bir enstrüman olarak kullanmaktadır. Bu epistemolojik alan, geleneksel şiir ve kelâmu’l-Arab şevâhidini içermenin yanı sıra, nahiv, belagat, sünnet-i nebeviyye alanlarını referans bilgi olarak görmekte, felsefe ve mantık gibi alanları ise transfer bilgi şeklinde içermek...
      PubDate: 2021-06-30
      DOI: 10.33420/marife.905244
       
  • Covid-19 Salgınına Yakalanan Kişilerde Dindarlık ve Dinî Başa
           Çıkma*

    • Authors: Mehmet Emin Kalgı
      Pages: 131 - 150
      Abstract: Dinin insanın ruh sağlığı üzerinde olumlu bir etkisi olduğu bilinmektedir. Çünkü din kişinin yaşadığı ruhsal problemlere karşı başa çıkma stratejileri ile çözümler üretir. Son dönemlerde manevi danışmanlık hizmetlerinin yaygınlaşması bu durumun bir göstergesi olarak ifade edilebilir. Kriz dönemlerinde dinin işlevlerinde biri de bu krizlerin yarattığı şok dalgasına karşı koruma görevini görmesidir. Salgınlar insanlık tarihinin hemen hemen her döneminde var olmuş ve insanlar üzerinde derin izler bırakmıştır. Günümüzde halen devam eden ve insanlığı her yönüyle etkileyen Covid-19 salgınının, belli bir süre daha hayatımızda var olacağı ve bizi meşgul edeceği beklenmektedir. Covid-19 salgını, gelişen bilim ve teknoloji sayesinde her ne kadar eski salgınlar gibi kitlesel ölümlere sebep olmasa da insanlık hafızasında derin izler bırakmış ve bırakmaya da devam etmektedir. Bu bağlamda araştırmada Covid-19 salgınına yakalanan kişilerin din ve dindarlık algılarındaki değişimin tespit edilmesi ve bu değişimin sosyo-demografik özelliklere göre betimlenmesi amaçlanmıştır. Bu amaç doğrultusunda aşağıdaki sorulara cevap aranmıştır: 1. Covid-19 salgını, bu salgına yakalanan kişilerin psikolojileri üzerinde ne gibi etkiler oluşturmuştur' 2. Covid-19 salgınına yakalanan kişiler, bu salgının ortaya çıkmasını din bağlamında nasıl değerlendirmektedir' 3. Covid-19 salgınına yakalanan kişilerin dinî algılarında ne gibi değişiklikler olmuştur' 4. Covid-19 salgınına yakalanan kişiler, hastalığın iyileşmesi için din bağlamında neler yapmış veya yapmaktadır' Araştırmada nitel araştırma deseni kullanılmış olup veriler içerik analiz yöntemiyle çözümlenmiştir. Bununla birlikte araştırmada amaçlı rastgele örnekleme kullanılmıştır. Müzisyen, sağlıkçı, öğretmenlik, polis, ev hanımı, esnaf gibi birçok meslekte çalışan kişilerin yer aldığı araştırmaya 8 kadın ve 16 erkek olmak üzere toplam 24 kişi katılmıştır. Ayrıca katılımcıların yaş aralığı 18 ile 61 arasında değişmekte olup yaş ortalamaları 34.46’dır. Aile gelir düzeyinin ortanın altı olduğunu ifade eden 7 kişi ve aile gelir düzeyinin orta olduğunu ifade eden 17 kişidir. Fakat aile gelir düzeyinin ortanın üstü olduğunu ifade eden kişi tespit edilmemiştir. Katılımcıların öğrenim düzeyleri incelendiğinde; öğrenim düzeyi ilkokul olan 7, ortaokul olan 1, lise olan 2 ve lisans olan 14 kişidir. Araştırmadaki katılımcıların 13’ü evli, 11’i ise bekârdır. Araştırmadan elde edilen verilerin analizinde, birbirinden farklı temalar ve alt temalar oluşturulmuştur. Birinci tema kapsamında dört alt tema belirlenmiştir: kaygı sorununa yol açtığı ile ilgili görüşler (6), engellenmişlik hissine yol açtığı ile ilgili görüşler (4), tükenmişlik duygusuna yol açtığı ile ilgili görüşler (1) ve yalnızlaşma hissine yol açtığı ile ilgili görüşler (8). İkinci tema kapsamında dört alt tema belirlenmiştir: doğanın intikamı olduğu ile ilgili görüşler (3), ilahî bir ceza veya imtihan olduğu ile ilgili görüşler (11), komplo olduğu ile ilgili görüşler (2) ve nötr dinî anlamlandırma (8). Üçüncü tema kapsamında iki alt tema belirlenmiştir: dinî ritüellerde artmanın yaşanması ile ilgili görüşler (3) ve bir değişiklik olmadı diye belirten görüşler (21). Dördüncü tema kapsamında ise iki alt tema belirlenmiştir: dinî ritüelleri yerine getirme ile ilgili görüşler (dua etme, namaz kılma vb.) (20) ve dinî davranışlarını gözden geçirme ile ilgili görüşler (1). Sonuç olarak, Covid-19 salgınına yakalanan kişilerin salgından psikolojik olarak etkilendiği ve birtakım sorunlar yaşadığı görülmüştür. Bu sorunlar; kaygı, engellenmişlik, yalnızlaşma hissi ve tükenmişlik duygusu şeklinde sıralanabilir. Fakat salgının insan üzerinde yarattığı bu psikolojik sorunlarla başa çıkmak için dine yöneldikleri görülmüştür. Bu yönelimlerin genel anlamda dinî ibadetlerde (dua etmek, namaz kılmak, Kur’an ve mealini okumak vb.) artma şeklinde olduğu görülmüştür. Ayrıca olağanüstü bi...
      PubDate: 2021-06-30
      DOI: 10.33420/marife.908432
       
  • Modern Çağın Yitik Bir Değeri: Sekînet (Kur’an Merkezli Semantik
           Bir Analiz)

    • Authors: Güven Ağırkaya
      Pages: 151 - 178
      Abstract: Genel kabule göre insanın yaşadığı tarih İlk Çağ, Orta Çağ, Yeni Çağ ve Yakın Çağ olarak tesmiye edilmektedir. İsimlerle ve değişimi tetikleyen olgularla ilgili farklılıklar olsa da insanlığın ekseriyetini etkileyen yazının icadı, kavimler göçü, Bizans’ın yıkılışı ve İstanbul’un fethi, sanayi devrimi gibi vakıaların etkin olduğu müsellemdir. Uzun zaman aralıklarıyla yaşanan büyük ve etkili olgular bir ayırım olarak benimsenmiş ve tarih çeşitli dönemlere bölünerek incelenmiştir. Bugün bilim adamları yaşadığımız çağla ilgili “Makina Çağı, İnternet Çağı, Bilim Çağı, Bilgisayar Çağı, Uzay Çağı” gibi birçok isim teklif etmekte ancak herhangi bir isim üzerinde ittifak etmemektedirler. Özellikle Sanayi Devrimi’yle başlayan makinalaşma, onu takip eden otomasyon ve bugün hız kesmeden ilerleyen dijital yapay zekâ sistemleriyle tanışan bu çağ, her gün baş döndürücü gelişmeler yaşamaktadır. İnsanlığın tanıştığı hız, yaşadığı çağa bir isim vermeye engel olmaktadır. Çünkü yaşanan gelişme ve olgularla ilgili yeterli bir mütalaa yapmaya fırsat kalmadan yenileri yaşanmakta ve bu döngü sürekli deveran etmektedir. Modern çağ, duyuş, düşünüş ve algılarımızı bir sihirbazın yaşattığı yanılsamadan daha çok etkilemektedir. Bu etkinlik içsel ve ruhsal bir derinlikten değil dikkatimizi ve düşüncelerimizi dağıtarak başarılı olmaktadır. Yaşadığımız çağda insan ruhunu kemiren, aşkın değerleri tüketen, insanı yalnızlaştıran hatta metalaştıran birçok faaliyetin yaşattığı geçici hazlar, insanı onun hayrına olanlardan uzaklaştırmakta ve onu anlam veremediği sayısız kargaşa ve huzursuzluğa sürüklemektedir. Bugün sahip olunan nicelikler insanın nitel alana olan ihtiyaçlarını ya da nitel öğeleri hayatından çıkarmış olmanın boşluğunu doldurmaya yetmemiştir. Bu boşluğun daha çok nicel olanla telafiye çalışılması sadece bir yanılsama olup, bugün insanı nereye varacağını kestiremediği canhıraş bir koşuşturmanın içine atmıştır. Hâlbuki insanın koşuşturmaya olduğu kadar durup biraz sakinleşmeye, nicel varlılara gereksinim duyduğu kadar nitel olana da ihtiyacı vardır. Kur’an birçok nimeti insan için sekîne kavramının türevleriyle ifade etmektedir. Savaşın en çetin zamanlarında müminlerin kalpleri, inen sekîne ile teskin olmuştur. Bunun dışında eş, gece, mesken, peygamberin duası gibi unsurlar insanın sığınacağı ve kendileriyle sükûn bulacağı varlıklar olarak zikredilmiştir. Hz. Peygamber çeşitli ameller sebebiyle müminlere sekîne ineceğini haber vermiştir. Kur’an ve hadis metinlerinde sıkça kullanılan “s-k-n” kökü ve türevlerinin lügavî olarak ilk ifade ettiği anlam soyut veya somut bir ayırım olmasızın ‘sükûn’dur. Sükûn dışındaki anlamlar ilgili metinlerin bağlamından ve nakledilen rivayetlerden elde edilmektedir. Özellikle “s-k-n” kökünün “sekîne” formunun kullanıldığı metinler hem somut hem de soyut bir gerçeklik olarak tevil edilmeyi mümkün kılmaktadır. Sekînenin ne olduğuna dair sahih bir delilin olmaması yapılan yaklaşımları “tevil” olmanın ötesine taşımamaktadır. Ancak şurası bir gerçek ki ister somut ister soyut bir varlık olarak kabul edilsin her iki durumda da kavramın râci olduğu sonuç aynıdır: O da Allah’ın, müminlere karşılaştıkları birtakım zorlu çıkmazlarda ruhsal bir dinginlik, kalbi bir itminan ve içsel bir güven lütfederek onları teskin etmesidir. Dolayısıyla sekîne kavramı her halükarda lügavi anlamına paralel bir anlam taşımaktadır. Bugün “ne olduğunu” sorma fırsatına dahi mahal bırakmayan, nerede duracağı belli olmayan, bireysel ve toplumsal değerleri aşındıran, varacağı hedefi bilmeden insanı büyük bir telaş, kaygı, gerilim ve süratle koşuşturan gelişmeler insan olgusunu nereye savurmaktadır' “Her şeyin zıttıyla kaim olduğu” ilkesiyle bakıldığında insanın ve varlığın ihtiyaç duyacağı fenomenler sadece hız, hareket, gelişme, ilerleme, büyüme ve hükmetme midir' Fiziki kısıtlamalar&#...
      PubDate: 2021-06-30
      DOI: 10.33420/marife.915226
       
  • Tanrı’ya Adanmış Bir Hayat: Hıristiyan
           Manastır Yeminleri

    • Authors: Yasin Güzeldal
      Pages: 179 - 204
      Abstract: Yemin, gelecekte yapılacak ya da yapılmayacak bir davranış ile ilgili olarak kişinin kararlılığını güçlendirmek için değer atfettiği bir varlık adına verdiği sözü ifade etmektedir. Manastır literatüründe ise yemin, en temel anlamıyla Tanrı’ya verilen bir söz olarak tanımlanmaktadır. Ahlakî anlamda, verilen bir sözün yerine getirilmesi o sözü veren kişinin sosyal çevresiyle ilişkisini etkilerken, dini anlam yüklendiğinde yemin, yerine getirilecek vaadin gerçekleştirilme olasılığını ve kişi üzerindeki sorumluluğu da arttırmaktadır. Bu sebeple manastır hayatı yaşayacak bir keşiş, manastır hayatındaki zorluklar karşısında insânî birtakım zaaflardan korunmak gayesiyle, terk edildiğinde belirli sonuçları olan manastır yeminleri etmektedir. Yemin çeşitleri farklı dinî tarikatlara göre değişkenlik gösterse de hepsinin özü bir şeylerden feragat etmeye indirgenmiştir. Bu vazgeçiş duyusal zevklerden, cinsel hazlardan ve benmerkezcilikten feragat etme şeklinde sıralanabilir. Böylece Hristiyanlığın ilk dönemlerinden itibaren asketik bir yaşam sürme çabasında olan keşişlerin yazılı olmayan kurallar çerçevesinde kendilerine birtakım mesuliyetler yükleyerek bu hayatı daha yaşanılabilir kılmaya çalıştıkları görülmüştür. Nitekim her insanın belirli ölçüde hayatını sürdürebilmesi için mal mülk edinme ve doğuştan getirdiği cinsellik gibi birtakım ihtiyaçları olduğu bilinmektedir. Bu noktada kişinin birtakım doğal ihtiyaçlarını yeminler aracılığıyla belirli bir otoritenin buyruğu altında köreltebileceği ya da en azından bastırabileceği düşünülmektedir. Hristiyanlık özelinde bakıldığında manastırlar bu amaç için daima en doğru yer olmuştur. Çünkü manastır yaşamının nihai hedefi, ruhun tutkulardan ve nefsin kötü arzulardan arındırılmasıdır. Bu arınma somutlaştırıldığında keşişin asıl hedefi yoksulluk, bekarlık, itaat ve istikrar kavramları çerçevesinde bir hayat sürmek olmaktadır. Böylece İsa Mesih’in öğretilerinden hareketle kusursuz olmak isteyen dindar kimselerin takip etmesi gereken birtakım ilkelerin zamanla manastır yeminlerine dönüştüğü görülmektedir. Hristiyanlığın erken dönemlerinden itibaren asketik bir hayatı benimseyen münzeviler, kendilerini dini hayata bağlayan ve her birinin ihlal edildiğinde açık hukuki sonuçları olan itaat, istikrar ve conversatio morumdan oluşan Benedikten Yeminleri’ni ve 13. yüzyıldan itibaren de yoksulluk, bekarlık/iffet ve itaat yeminlerinden oluşan Evanjelik nasihatleri yerine getirme sözü vermektedirler. 6. yüzyılda Aziz Benedikt ile sistemli ve kurumsal bir kimliğe bürünen Hristiyan manastırlarının bu döneme kadar sistemli bir şekilde uyguladıkları manastır yeminlerinden söz edilememektedir. Bu sebeple manastır yeminlerinin Benedikt Kuralı ile manastır literatürüne girdiğini söylemek mümkündür. Bu noktada manastırların kurumsallaşması ve varlığını yüzyıllar boyu sürdürmesinde Benedikt’in benimsediği manastır yeminlerinin büyük etkisi olmuştur. Nitekim manastır iş ve işleyişinin sekteye uğramaması için alınan koşulsuz itaat yemini, manastırda ölene dek kalmayı taahhüt eden istikrar yemini ve manastır yaşamına sadakati ifade eden conversatio morum yemini ile bu kurumların sağlam bir altyapıya sahip oldukları görülmektedir.
      PubDate: 2021-06-30
      DOI: 10.33420/marife.912944
       
  • Tekfir, Teşbih ve Tecsim Bağlamında Selefî- Vahhabî Söylemin
           Çıkmazları

    • Authors: Mehmed Zahid Tığlıoğlu
      Pages: 205 - 229
      Abstract: Muhammed b. Abdilvehhab ö. (1206/1792) tarafından tesis edilen Vahhabîlik akımı, devlet desteği ile önce kısa zamanda ilk çıkış yeri olan Necid, Hicaz ve Arabistan’ın diğer bölgelerinde, daha sonra maddî desteklerle tüm İslam âleminde yayılmıştır. Bu akım her ne kadar kendini selefe isnat etse de ilmî tetkikler günümüz Selefî-Vahhabîlerin öncülerinin Hâriciyye ya da diğer adıyla Vehbiyye akımının lideri olan Abdullah b. Vehb ö. (38/658), bir mücessime ve müşebbihe mezhebi olan Kerrâmiye ekolünün kurucusu Muhammed b. Kerrâm ö. (255/869) ile daha sonraki dönemde İbn Teymiyye ö. (728/1328) ve onun öğrencilerinden olan İbnü’l-Kayyım el-Cevziyye ö. (751/1350) olduğunu göstermektedir. İlk nüveleri İbn Teymiyye’de görülen mezhep taassubuna karşı Kur’ân ve sünnete ittibâ daveti, Muhammed b. Abdilvehhab ve Suud Hanedanı’nın müşterek faaliyeti ile devlet politikası haline gelmiş, güdülen bu anlayış çerçevesinde itikadi, fıkhi ve irfani mezhep ve geleneğe topyekûn karşı çıkılmıştır. Bu akım bünyesinde pek çok şiddet yanlısı gruplar zuhur etmiştir. Ka’be imamlarından el-Ğâmidî, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat alimlerini “şirke davet eden, müşrik kabirperestler” olarak nitelemekte, İmam el-Gazzâlî’den ö. (505/1111), İmam es-Suyûtî’ye ö. (911/1505) Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat akidesini benimsemiş pek çok alimi isim isim listeleyerek tekfir etmektedir. İnanç prensiplerinde DAİŞ örgütünde yansımasını gördüğümüz Selefî-Vahhabîliğin “atalar dini” olarak yaftaladıkları 14 asırlık geleneği bir kenara bırakarak, Kur’ân ve sünnete ittiba iddiasıyla başlattıkları akım gün geçtikte yeni çıkmazların ve krizlerin kaynağı olmaktadır. Günümüzde Selefî-Vahhabî orijinli gruplara ait yayımlarda Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının tamamı tekfir edilmekte, Türkler “kabirlere tapan (ubbâdu’l-kubûr), sâlihlere ibadet eden, Allah’ın tevhidinden şirke dönen, Hz. Peygamberin sünnetini bid‘atlerle değiştiren” kişiler olarak tavsif edilmekte, Türkleri tekfir etmeyenler de kafir ilan edilmektedir. Dolayısıyla Selefî-Vahhabîliğin sadece DAİŞ gibi alt fraksiyonları itibariyle değil usûlu ve itikadı açısından da bu anlayışın gerçek kimliği ile tanıtılmasının bir zaruret olduğu aşikardır. Selefî-Vahhabîlik akımının tartışma konusu olan bir başka sorunu da nasslardaki müteşabih ifadeleri hakikat anlamına haml ederek düştükleri tecsim ve teşbih inancıdır. Tecsim Allah’ı cisimleştirme, kütleleştirme, parçalardan meydana geldiğini iddia etme iken teşbih Allah’ı yarattığı mahlukatına benzetmedir. Burada Selefî-Vahhabîlerin en büyük çıkmazı tecsim ve teşbih içeren görüş ve ifadelerini selef alimlerine nispet etmeleridir. Yapılan tetkikler Ahmed b. Hanbel ö. (241/855) ve selef alimlerinde tecsim ve teşbih inancının olmadığını göstermektedir. Hanbelî mezhebi imamlarından İbnu’l-Cevzî ö. (656/1201), nispet edilmeye çalışılan bu tecsim ve teşbih anlayışının Ahmed b. Hanbel ve Hanbelî Mezhebinin usûlünde olmadığını ispat sadedinde “Def’u Şübehi’t-Teşbih bi-Ekuffi’t-Tenzih” isimli eserini kaleme almış ve tecsim ve teşbih inancının Hanbelî mezhebine sonradan nispet edilemeye çalışıldığını müdellel olarak ortaya koymuştur. Selefî-Vahhabîlerde ne dereceye ulaştığının görülmesi için günümüz Selefî-Vahhabî önderleri kabul edilen, Selefî-Vahhabîler için içtihatları çok önem arz eden Abdulaziz İbn Bâz ö. (1999), Nâsıruddin el-Elbânî ö. (1999), Muhammed İbn Useymin’den ö. (2001) birtakım misaller verilecektir. Vahhabîlerce müçtehit imam kabul edilen çağdaş Vahhabî liderlerinden İbn Useymin ayet ve hadislerin zahirinden yola çıkarak Allah’ın kendisine has eziyet görme/cefa çekmesinin sabit olduğunu, Allah’ın kendisine has izârı (alt tarafa giyilen örtü) ve ridâsı (üst örtüsü) olduğunu iddia etmektedir. Suud eski baş müftüsü ve Vahhabîler nezdinde çok muteber olan İbn Bâz aynı şekilde nassların zahirinden hareketle Allah’ın kendine has bir gölgesinin olduğunu ancak bunun keyfiyetinin bilinmediğini iddia etmekte ve bu itikadın Ehl-i Sünnet ve̵...
      PubDate: 2021-06-30
      DOI: 10.33420/marife.883987
       
  • Anlam ve Değer Açısından Kur’an’da Hızır-Mûsâ Kıssasında
           Çocuğun Öldürülme Meselesi

    • Authors: Bayram Demircigil, Soner Aksoy
      Pages: 231 - 252
      Abstract: Kur’an’da yer alan ilginç ve üzerinde pek çok tartışmanın cereyan ettiği anlatılardan biri hiç kuşkusuz Kehf sûresi 60-82. ayetleri arasında geçen Hızır-Mûsâ kıssasıdır. Bu kıssada çocuğun öldürülme meselesi İslam ilim geleneğinde en çok konuşulan konular arasında bulunup adalet idesi açısından bazı eleştiri ve değerlendirmelere zemin oluşturmuştur. Bu meseleyle alakalı konular İslam tarihinin erken dönemi boyunca Eş’arîlik, Mu’tezile ve Mâtüridîlik gibi kelam ekollerince tartışılan hususlar arasında olmuştur. Buradaki asıl sorun yüce Allah’ın, fiillerinde insandaki adalet tasavvuru ve algısını dikkate alıp almadığı ve eylemlerini buna uygun olarak sergileyip sergilemediği meselesidir. Konunun modern zihinlerde bir yere oturtulmasının ve gereğince kavranmasının kolay olmadığını kabul etmek gerekir. Kelâm ekolleri bu soruna, ya Allah’ın irade ve kudreti veya adaleti ya da hikmet ve adalet dengesi açılarından yaklaşarak izah getirme çabası sergilemişler ve tartışmalarını bu ilkeler ışığında yürütmeye çalışmışlardır. Yine bu mevzu gerek klasik, gerekse modern tefsirlerde çeşitli yönlerden ele alınmaya ve çözümlenmeye çalışılmıştır. Bu tür açıklamalarda, istisnalar bir tarafa bırakılacak olursa meselenin ilahî takdire ve gayb âlemine ilişkin boyutuyla hukûkî/şer‘î boyutunun genellikle birlikte ve iç içe işlendiği, bu durumun da konuyu anlaşılır kılmaktan ziyade daha karmaşık hâle getirdiği müşahede edilmiştir. Bu nedenle olsa gerek, klasik müfessirler bu hususta daha çok, öldürülen çocuğun yaşı ile öldürülme sebebi üzerinde yoğunlaşmışlardır. Bu yaklaşım biçimi de tarih boyunca çeşitli tartışmalara ve farklı düşüncelerin ortaya konulmasına neden olan bu sorunu anlaşılır kılmaktan ziyade daha karmaşık hâle getirmiş ve bazı soru işaretlerinin artmasına neden olmuştur. Allah’ın kulları ve kâinat üzerinde uygulamaya koyduğu tasarruflarının beşeri tasavvur ve anlayışa göre şekillenen hukûkî bir çerçevenin esas alınarak sınırlandırılmaya çalışılması isâbetli ve makul bir yaklaşım olarak görülemez. Çünkü varlık âlemindeki her şeyin mutlak hâkimi olan ve her şeyin bilgisini elinde tutan Allah’ın fiilleri mutlak hakikatin ifadesidir. Bu konudaki aksi tutum Allah’a eksiklik izafe etmek anlamına gelebilir. Bu noktada Allah’ın bazı fiillerinin ardında yatan sebeplerin gerçek anlamda ne zaman bilinip anlaşılacağının belli olmayışının iyice kavranması hayati bir önem taşımaktadır. Nitekim bu gerçek, Kur’an’da pekçok kez vurgulanmıştır. Hâl böyle olmakla birlikte kimilerince kıssada çocuğun öldürülmesinin insanda var olan adalet duygusunu zedeleyeceği ve Allah’ın mutlak adaletini gölgeleyeceği iddiası ortaya atılmıştır. Bu yaklaşıma göre Allah belirlenmemiş kader gereği insanla ahlakî ilkeler doğrultusunda ilişkide bulunur. Buna karşın söz konusu iddiada Hz. İbrâhîm kıssasında yer aldığı üzere Allah’ın ona çocuğunu kesmesini emretmesi bir problem olarak görülmemiştir. Bu bakış açısı, ilgili olayın Allah insan ilişkisi kapsamında ele alınamayacağı şeklinde gerekçelendirilmiştir. Ne var ki bu görüşün gerçeği yansıttığını söylemek oldukça zordur. Zira bu kıssadan da Allah-insan ilişkisine dair bazı ders niteliği taşıyan mesajların çıkarılması pekâlâ mümkündür. Öte yandan böyle bir yaklaşımın benimsenmesinin arka planında meselenin kelamî bir tartışmanın parçası hâline getirilmek suretiyle çocuğun öldürülme meselesi üzerinde aşırı odaklanılmasının yattığını söyleyebiliriz. Sonuçta bu yaklaşımda bir bütün olarak kıssanın anlaşılmasına yardımcı olacak önemli bazı ayrıntılar göz ardı edilmiştir. Diğer taraftan, kıssadaki bu meseleyi anlamada anahtar rolü oynayacak ifadenin Hızır’la Mûsâ buluştuklarında Hızır’ın “Sen asla benimle beraberliğe sabredemeyeceksin. Hakkında bilgi sahibi olmadığın bir şeye nasıl sabredesin ki'” ve ayrılmadan önce “Ben bunu kendi irademle yapmadım” şeklindeki sözleri olduğun...
      PubDate: 2021-06-30
      DOI: 10.33420/marife.903003
       
  • Nüzul Döneminde Kur’ân Hıfzının Dinsel ve Sosyo-Kültürel
           Dinamikleri

    • Authors: İbrahim Tetik
      Pages: 253 - 277
      Abstract: Uzun soluklu bir yol haritasına sahip hafızlık olgusuna, nüzul dönemi ile güncel yaklaşım tarzı arasında bazı farklılıklar bulunmaktadır. Hz. Peygamber’in muştuladığı bu kutsal yolculuğa hâlihazırda daha ziyade bir sevap beklentisi ile girişilmektedir. Genel temayüle göre resmî ve gayrı resmî kurumlarda hıfz eğitimi, küçük yaştakilerin bir iki senelik zaman dilimi içerisinde, Kur’ân’ı muayyen bir sistematikle, belleklerine kaydettikleri bir ameliyeye dönüşmüş durumdadır. Bu algının oluşmasında müfessirlerin kimi âyetleri, hıfzı icbar edici bir tarza yorumlamalarının ve bu algının sonraki süreçlerde toplum nezdinde yerleşik bir hal almasının da etkin olduğu muhakkaktır. Nüzul döneminde ise hıfzı motive edici telkinlere ek olarak kültürel, çevresel ve sosyal koşullar devreye girmiştir. Ayrıca sözlü kültür dokusunun baskın olduğu bir coğrafya ve henüz iki kapağa sığdırılmamış, hafızaya dayalı bir Kur’ân algısı mevcuttur. Bu açıdan asrısaadette hafızlığı salt sevap algısına indirgemek, anakronik bir yaklaşımın eseridir. Tarihsel, sosyal ve psikolojik altyapının oluşturduğu arka plan iyice tahlil edilmeden o dönemde insanların niçin hafız olduğu ve Kur’ân’ın günümüze tevâtüren, muhkem bir şekilde nasıl aktarıldığı tayin edilemeyecektir. Belki de hepsinden önemlisi o dönemin hıfz telakkisini analiz etmeden, günümüzdeki literal okumayla şekillenen hafızlık anlayışına tashih edici bir yaklaşım gelişti-rilemeyecektir. O dönem şartları açısından hafızlık, salt bir ezber yapmanın ötesinde çeşitli fonksiyonları yüklenen, içtimai yönü de bulunan ferdî bir tecrübe konumundadır. Muhtelif çalışmalarda hafızlığın işlevselliğine, temin edilmesine yönelik teşvik edici ve uyarıcı rivâyetlere parçacı yaklaşımlarla temas edilse de, vakıanın tüm boyutlarıyla panoramik şekilde resmedilmesi gerekmektedir. Hafızlığın tarihiyle ilgili çalışmalar ise genelde, Hz. Peygamber’den günümüze kadarki aşamaları konu edinmek suretiyle dikey pozisyonlu bir tarihsel inceleme izlenimi vermektedir. Çalışmamız ise hafızlığın nüzul dönemine münhasır yapısı ve muayyen bir zaman dilimini ele almasıyla yatay görünümlü bir iskelete sahiptir. Ayrıca tarihsel çalışmalar muhteva yönüyle deskriptif/tasvîri bir yapıya sahip iken, çalışmamız nedensellik ilkesine ve analitik yönteme göre tasarlanmış ve kategorize edilmiştir. Bu makalenin amacı nüzul döneminde hafızlığa sevk eden amilleri ilkeler halinde tespit etmektir. Nebevî dönemde hafızlığın hangi temeller üzerinde inşa edildiğine dair sahih perspektif çizildikten sonra, gerek günümüz gerekse tarihin herhangi bir dönemindeki hafızlık algısı, doğru-yanlış kriterlerine bu öğeler üzerinden tabi tutulabilecektir. Vakıanın dini yönü olmakla birlikte kültürel, çevresel ve sosyal boyutları barındırması, sağlıklı bir sonuca gitmek için çalışmanın iki ana başlık altında ele alınmasını gerektirmiştir. İslâmî ilimlerin temel kaynağı Kur’ân’da hıfz ile ilişkilendirilen âyetlere yönelik müfessirlerin yaklaşımları bulunmaktadır. Doğrudan hıfzı icbar edici Kur’ânî bir referans bulunmadığı öngörülerek ilgili deliller bir sebep-sonuç ilişkisi içerisinde sunulmamıştır. Konu bağlamındaki hadisler etraflıca değerlendirildiğinde Hz. Peygamber’in hafızlığa yönelik teşvik edici bir yaklaşım sergilemekle birlikte hiç ezber yapmayanlara dozajı bir hayli yüksek şekilde eleştiri getirdiği görülmektedir. Hafızlığını unutanların muhatap olacakları akıbeti bildiren hadislerin tetkiki, sıhhat problemlerinin olduğunu gösterse de hadislerle yaklaşık mefhumu içeren âyetlerin varlığı, her an için teyakkuzda bulunmayı gerektirmektedir. Kur’ân tilâvetinin dinin temeli addedilen namaz gibi bireysel ibadetlerin ikmalinde ve nitelikli bir imametteki fonksiyonelliği, bu olgunun nüzul döneminde dinamik kalmasını sağlamıştır. Rivâyetlerde Kur’ân’ın belirli sûre ve pasajlar şeklinde tilâvet edilmesinin tembihlenmesi, aslında zikri geçen sûrelerin ezberlenmesine yönelik üstü örtülü bir mesaj niteliğindedir. Kur’ân’ın belleklere kayd&#...
      PubDate: 2021-06-30
      DOI: 10.33420/marife.891780
       
  • İmam Hatip Ortaokulu Öğrencilerinin Okul Motivasyonlarının Çeşitli
           Değişkenler Açısından İncelenmesi (Erzurum İli Örneği)

    • Authors: Metin Çiftçi, Eyüp Şimşek
      Pages: 279 - 301
      Abstract: Bu araştırma, imam hatip ortaokullarında okuyan öğrencilerin okul motivasyonlarında hangi değişkenlerin farklılaşmaya neden olduğunu ortaya koyarak, öğrencilerin okul motivasyonlarının yükseltilmesi ve yüksek olan motivasyonların sürdürülebilmesi için öneriler sunmak amacıyla tasarlanmıştır. Bu amaç doğrultusunda; öğrencinin cinsiyeti, okuduğu sınıf, anne ve baba eğitim durumu, imam hatip ortaokuluna kaydolma nedeni, imam hatip ortaokulu öncesi Kur’an-ı Kerim okumayı bilme durumu ve imam hatip lisesine devam isteği ile ilgili sorularla öğrencilerin profili belirlenmeye çalışılmış; bunların okul motivasyon düzeylerinde farklılık oluşturup oluşturmadığı istatiksel olarak analiz edilmiştir. Araştırma, nicel araştırma yöntemlerinden tarama modeli çerçevesinde tasarlanmıştır. Araştırmanın evreni, 2018-2019 eğitim-öğretim yılı bahar yarıyılında, Erzurum ili merkez ilçelerinde bulunan imam hatip ortaokullarında okuyan öğrencilerden oluşmaktadır. Araştırmanın örneklemi tesadüfi örnekleme ile belirlenmiş ve 370’i %(47,6) erkek, 408’i (%52,4) kız olmak üzere toplam 778 öğrenciden oluşmuştur. Araştırmada, kişisel bilgi formu ve Kaynak, Özhan, ve Kan (2017) tarafından geliştirilen okul motivasyonu ölçeği kullanılmıştır. Üç boyuttan oluşan ölçek, ortaokul öğrencilerinin davranışsal, bilişsel ve duyuşsal özellikleri göz önüne alınarak hazırlanmış olup, 14 sorudan oluşan 5’li likert tipi derecelendirme ölçeğidir. Ölçekten alınan puanlar arttıkça, öğrencinin okul motivasyonu düzeyi de artmaktadır. Ölçekten alınabilecek en yüksek puan 70’tir. Ölçekten alınan puanlar arttıkça öğrencinin okul motivasyon düzeyi artmaktadır. Ortaokul öğrencilerinin okul motivasyonuna ilişkin toplam varyansın %68.665’ini açıklamakta olup, ölçeğin doğrulayıcı faktör analizi (DFA) sonuçları; x^2/df =2.963, CFI=.952, TLI/NNFI=.939, GFI=.920, AGFI=.883, RMSEA=.076 [%90 CI: .064 - .087] olarak hesaplanmıştır (Kaynak v.d., 2017). Bu çalışmada ise x^2/df = 4.76, CFI=.826, TLI/NNFI=.993, GFI=.937, AGFI=.910, RMSEA = .070 [%90 CI: .062 - .077] olarak hesaplanmıştır ve Wheaton v.d’ne (1977) göre ölçek mevcut yapısal özellikleriyle geçerli bir ölçek olarak değerlendirilebilir. Geliştirici tarafından ölçek maddelerinin tamamı için yapılan testte Cronbach Alfa iç tutarlık katsayısı .84 olduğu görülmektedir. Bu araştırmada maddelerin tamamının Cronbach Alfa iç tutarlık katsayısı .75 olarak hesaplanmıştır. Araştırma kapsamında elde edilen verilerin analizinde SPSS 20.0 (Statistical Package for Social Sciences) bilgisayar istatistik paket programı kullanılmıştır. Araştırmada iki alt kategoriye sahip Bağımsız Değişkenler için t-Testi (Independent-Samples t-Test) kullanılmış, ikiden fazla alt kategoriye sahip bağımsız değişkenler için ise, Tek Yönlü Varyans Analizi (One-Way ANOVA) testi uygulanmıştır. ANOVA testi ile yapılan analizler sonucunda, grupların ortalama puanları arasında farklılık tespit edilmişse bu farklılığın hangi gruplardan kaynaklandığını bulabilmek için Levene Testi yapılarak varyansların homojenliğine bakılmıştır. Eşit örneklem sayısı sağlanamadığında ve varyansların homojenliğini gerektirmesi nedeniyle Post Hoc. Bonferroni tercih edilmiştir. Eşit örneklem sayısı gerektirmemesi ve varyansların homojenliği sağlanmadığında ise Games-Howell testi kullanılmıştır. Elde edilen bulgular analiz edildiğinde; anne ve baba eğitim durumu, imam hatip ortaokulu öncesi Kur’an-ı Kerim okumayı bilme durumu, öğrencilerin okul motivasyonu düzeylerinde farklılık oluşturmadığı görülmüştür. Öğrencilerin cinsiyetleri, bulundukları sınıf düzeyi, okula kayıt nedenleri ve imam hatip lisesine devam etme isteği ile okul motivasyonları arasında anlamlı farklılık tespit edilmiştir. Araştırmanın sonuçları değerlendirildiğinde, imam hatip ortaokullarına yeni başlayan öğrencilerin okul motivasyonlarının yüksek olduğu görülmüştür. Ortaokula yeni başlayan öğrencilerin yüksek olan okul motivasyonlarının ilerleyen yıllarda da yüksek tutulmaya çalışılmalı ve bu konuda öğrencileri motive edici faaliyetler geliştirilmelidir. Eğitim programları öğrencilerin ilgisini çekecek şekilde hazırlanmalı ve öğretm...
      PubDate: 2021-06-30
      DOI: 10.33420/marife.886765
       
  • Fîhi Mâ Fîh’te Yer Alan Hikemî Bir Öğreti: Likâu’l-Halîl
           Şifâu’l-Alîl

    • Authors: Murat Ak
      Pages: 303 - 317
      Abstract: Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin sohbetlerinden derlenen eseri Fîhi Mâ Fîh’te dostluğun konu edildiği bir fasılda, Arapça Likâu’l-halîl şifâu’l-alîl (Dostun cemali hastanın şifasıdır) ifadesine yer verilir. İslam edebiyatlarında ifadenin kelime değişiklikleriyle farklı şekillerde rivayet edildiği tespit edilmiş ve bu ifadelerin metinlerde, kültürel ve sanatsal malzemelerde birbirinden oldukça farklı bağlamlarda kullanıldığı görülmüştür. Makalede önce, Likâu’l-halîl şifâu’l-alîl ifadesinin Fîhi Mâ Fîh ve diğer dinî, edebî ve kültürel kaynaklardaki mevcudiyeti üzerinde durulmuş, sonra İslam edebiyatlarında farklı kelimelerle karşımıza çıkan benzer ifadelerin kaynaklarda ne şekilde yer aldığı tespit edilmeye çalışılmıştır. İslam medeniyet havzasında telif edilen Türkçe, Arapça, Farsça mensur ve manzum eserler ile bu medeniyete ait kültürel ve sanatsal malzeme imkânlar doğrultusunda taranmış, bu taramalar sonucunda ortaya çıkan bilgiler neticesinde konuya dair tespitlerde bulunulmuştur. Çalışmanın nihaî hedefi, Fîhi Mâ Fîh’te yer alan Likâu’l-halîl şifâu’l-alîl ifadesinden hareketle dinî-hikemî gelenekte yer alan bir öğretinin ve benzer nakillerin, İslam medeniyeti içindeki seyirlerini takip etmek; böylece medeniyetin yazılı kültür ve sanatsal eserler üzerinde kendini inşa etme sürecini anlamaya katkıda bulunmaktır. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Likâu’l-halîl şifâu’l-alîl ifadesini dostların birbirleri üzerindeki tesirini dile getirirken nakletmiştir. Birincil ve ikincil hadis kaynaklarında tespit edilemeyen ifade, Şifâu’l-alîl likâu’l-halîl şeklinde, lafzî değişiklik olmaksızın, terkiplerin yer değiştirilmesi suretiyle de aktarılmıştır. Metin taramalarında Likâu’l-halîl şifâu’l-alîl şeklindeki ifadeye benzer aktarılan şu rivayetler tespit edilmiştir: Likâu’l-halîl şifâu’l-galîl, Şifâu’l-alîl likâu’l-Celîl, Şifâu’l-kulûb likâu’l-mahbûb, Şifâu’l-kulûb fî likâi’l-meclûb. Likâu’l-halîl şifâu’l-alîl gibi tespit edilen bu ifadeler de birincil ya da ikincil dinî kaynaklarda yer almamaktadır. Arap hikemiyatı eserlerinde, Arap atasözleri ve deyimlerini nakleden Emsâl kitaplarında tespit edilen, “Dostun cemâli iç yangınının (susuzluğun) şifasıdır.” ya da “Dostun cemâli içi yanan (susamış) kişinin şifasıdır.” şeklinde tercüme edebileceğimiz Likâu’l-halîl şifâu’l-galîl şeklindeki ifade ise, IX. yüzyılda yaşamış İbn-i Aişe isimli bir hadis ve nesep âlimine nispet edilerek aktarılmıştır. Mevlânâ Müzesinde minyatür bir mihrabın üstünde, “Hastanın şifası Cenâb-ı Hakk’ın cemâlidir” anlamına gelen Şifâu’l-alîl likâu’l-Celîl şeklindeki ifadeyle karşılaşılmıştır. Bu kullanımda daha önceki benzer ifadelerde geçen “dostun cemâli” (likâu’l-halîl), “Cenâb-ı Hakk’ın cemâli” (likâu’l-Celîl) şekline bürünmüştür. Mevlevîliğin Fîhi Mâ Fîh’teki ifadeyi yeniden yorumlayarak daha metafizik bir bağlam içinde kullandığı açıkça görülmektedir. “Kalplerin şifası sevgilinin cemâlidir.” şeklinde Türkçeleştirebileceğimiz Şifâu’l-kulûb likâu’l-mahbûb şeklindeki ifade benzer nakiller içinde en fazla kullanılan ve en çok bilinendir. İfade XV. yüzyılda yaşamış Suyûtî’nin Sıfatu Sâhibi’z-Zevki’s-Selîm ve Meslûbi’z-Zevki’l-Leîm isimli eserinde, XVII. ve XVIII. yüzyıllarda yaşamış İsmail Hakkı Bursevî’nin Rûhu’l-Mesnevîsi’nde, XIX. yüzyılda yaşamış Osmanlı Hamdi Bey’in Kaplumbağa Terbiyecisi isimli meşhur tablosunda yer almıştır. Suyûtî ve İsmail Hakkı Bursevî’nin kullanımlarında ifadedeki sevgiliyle (mahbûb) dünyevî bir aşkın öğesi olan sevgiliye işaret edilmiştir. Bununla birlikte Osman Hamdi Bey’in tablosundaki mekân Bursa Yeşil Camii’dir ve tabloda ilgili yazının hemen yanında Muhammed isminin olduğu bir levha bulunmaktadır. Bu bilgiler ışığında ifadenin kullanımındaki bağlamın tamamen değiştiği, Osman Hamdi Bey&#...
      PubDate: 2021-06-30
      DOI: 10.33420/marife.905581
       
  • Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Dersi Öğretmenlerinin Kaynaştırma
           Eğitimi Uygulamalarında Karşılaştıkları Sorunlar

    • Authors: Mehmet Korkmaz
      Pages: 319 - 353
      Abstract: Bireysel özellikleri açısından akranlarına kıyasla farklılıklar gösteren ve bu özellikleri nedeniyle normal gelişim gösteren bireylere sunulan eğitim imkanlarından yeterli düzeyde yararlanamayan bireyler için düzenlenen eğitim uygulamalarına ‘özel eğitim” adı verilmektedir. Özel eğitimin okullarda yaygın olarak gerçekleştirilen bir türü de kaynaştırma eğitimi uygulamalarıdır. Çeşitli durumları nedeniyle, özel eğitim ihtiyacı olan bireylerin bu ihtiyaçlarına cevap vermek üzere, Türkiye’de hâlihazırda tam zamanlı kaynaştırma, yarı zamanlı kaynaştırma, özel eğitim sınıfları gibi uygulamalar bulunmaktadır. Kaynaştırma eğitimi uygulamaları bir yandan özel eğitime ihtiyacı olan bireylerin gelişimlerine yardımcı olmaya çalışırken, diğer yandan da normal gelişim gösteren akranlarının bu sürece aktif olarak katılarak, onların gelişimlerinde sorumluluk almalarını, onlara karşı empatiyle yaklaşmalarını ve toplumsal hayatta birlikte yaşama bilincini geliştirmeyi amaçlar. Ne var ki, bu uygulamaların başarısını etkiyen pek çok faktör de söz konusudur. Okulların fiziki ve teknolojik alt yapılarının yeterli olup olmaması, okul idarecilerinin konuya yaklaşımı, özel eğitim ve rehber öğretmenlerin sayısının yeterli olup olmaması, okuldaki öğretmenlerin özel eğitim yeterlikleri, rehber öğretmenlerin okuldaki meslektaşları ile iletişim ve iş birliklerinin yeterliliği, sınıflardaki öğrenciler ile velilerin kaynaştırma eğitimine bakışı bu sürecin niteliğini ve başarısını doğrudan ya da dolaylı olarak etkiler. İşte bu makalede, Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi (DKAB) dersi öğretmenlerinin kaynaştırma eğitimi uygulamalarında karşılaştıkları sorunlar konu edilmiştir. Bu bağlamda onların kaynaştırma eğitimi uygulamalarında ne tür problemler yaşadıkları, kendilerini yeterli bulup bulmadıkları, konuyla ilgili paydaşların/çevrelerin bu sürece olan desteklerini yeterli bulup bulmadıkları gibi konular ele alınmıştır. Dolayısıyla araştırmanın amacı, DKAB derslerinde verilen kaynaştırma eğitimlerinde yaşanan sorunları çeşitli boyutlarıyla ortaya koymak ve bu sorunların çözümüne ilişkin önerilerin geliştirilmesine katkıda bulunmaktır. Araştırma, 2018 yılında Kayseri ili merkez ilçelerinde yapılmış bir saha çalışmasıdır ve tarama modeline göre gerçekleştirilmiştir. Araştırmaya 128 DKAB dersi öğretmeni katılmıştır. Araştırmanın nicel verilerinin analizinde SPSS-21.0 programı kullanılmıştır. Nitel verilerin analizinde ise betimsel analiz gerçekleştirilmiştir. Araştırmadan elde edilen bazı sonuçlar şöyledir: Araştırmaya katılan öğretmenlerin %80’den fazlası kaynaştırma eğitimi konusunda sorun yaşadıklarını ifade etmişlerdir. Onlardan bazıları görev yaptıkları okullarda özel eğitim sınıfı ve/veya destek eğitim imkanı olmaması, rehber öğretmenlerin yeterli olmaması gibi sorunlar olduğunu ifade etmiştir. Yine söz konusu öğretmenler okullarındaki idarecilerin, okul rehber öğretmenlerinin kaynaştırma eğitiminde yaşanan sorunların çözümü konusundaki desteklerinde ve ilgilerinde eksiklik olduğunu ifade etmişlerdir. Aynı şekilde onlar meslektaşlarının, sınıflarındaki öğrencilerin ve velilerin kaynaştırma eğitimine olan desteklerinde ve ilgilerinde de sorunlar olduğunu belirtmişlerdir. Söz konusu öğretmenlerin büyük bir kısmı özel öğretim yöntem ve tekniklerini bilme, bu öğrencilerle iletişim kurma, onları eğitim faaliyetlerine dahil etme, sınıfı yönetme, kaynaştırma öğrencileri ile normal gelişim gösteren öğrenciler arasında kaynaşma ve bütünleşme sağlama gibi konularda yetersizlikler yaşadıklarını söylemişlerdir. Aynı şekilde, onların bireyselleştirilmiş eğitim programı (BEP) hazırlama ve kaynaştırma öğrencileri için eğitim materyali geliştirme konusunda da yetersizliklerinin olduğu anlaşılmıştır. Araştırmaya katılan öğretmenlerin tamamının pedagojik formasyonu vardır. Ancak onların büyük çoğunluğu mesleğe başlamadan önce özel eğitimle ilgili herhangi bir ders almamıştır. Yine yüzde 56 gibi önemli bir kesimi de mesleğe başladıktan sonra, hizm...
      PubDate: 2021-06-30
      DOI: 10.33420/marife.795358
       
  • Hz. Musa’nın Beddua İfadelerine Yönelik Kur’an-ı Kerim Merkezli
           Bir İnceleme: Yûnus Sûresi 88. Ayet Örneği

    • Authors: Hasan Kılıç
      Pages: 355 - 379
      Abstract: Kur’an’ı Kerim tarihin farklı dönemlerinde yaşayan peygamberlerin yaptığı dualardan çeşitli örnekler vermektedir. Bu duaların bir kısmı inkârda direnen toplumun azaba uğramasını talep yani beddua niteliğine sahiptir. Geleneksel kabule göre Hz. Musa tarafından dillendirilen Yûnus sûresi 88. ayetteki dua ifadelerinin de benzer vurgular taşıdığı söylenebilir. Şöyle ki Hz. Musa Yüce Allah’tan maddî refah ve zenginliğin aldatıcı cazibesine kapılan Firavun ve eşrafının mal ve servetlerini yok etmesini, kalplerini katılaştırmasını, nihayetinde de bu gürûhun iman etme emaresi göstermeden canlarını almasını istemektedir. Müteakip ayetlerde bu duanın kabul edildiği belirtilmekte ayrıca Firavun başta olmak üzere inkârcıların suda boğulma suretiyle cezalandırıldığı bilgisi paylaşılmaktadır. Muhtemelen Hz. Musa’nın dua ifadelerinin mana ve maksadını belirleyen en önemli karine, metin içi bu bağlamdır. Ayetin içinde bulunduğu pasaj hiç şüphesiz doğru mana ve yoruma ulaşmada çok büyük katkı sunan önemli bir karinedir. Ancak bağlamdan yola çıkılarak ulaşılan sonucun ayetin kendi iç bütünlüğü ile tutarlı olması ayrıca konuyla ilgili diğer ayetlerdeki veriler ve Kur’an’ın vazettiği ilkelerle desteklenmesi ya da en azından çelişmemesi gerekmektedir. Aksi bir durum ayetin vermek istediği mana ve mesajın buharlaşması veya yanlış anlaşılmasına yol açabilir. Hz. Musa’nın Yûnus sûresindeki dua ifadelerini değerlendirmede bu ilkeler yeteri kadar işlevsel kılınmamış, hatta çoğu zaman göz ardı edilmiştir. Bunun sonucunda konu sadece kavimlerini irşad etmekle sorumlu peygamberlerin beddua edip edemeyeceği meselesine indirgenmiş, vahiy tarafından inkârcılıkları tescillenen toplumlar hakkında bedduanın câiz olduğu sonucuna varılmıştır. Ancak Hz. Musa’nın duası müstakil bir şekilde ele alındığında konuyla ilgili rivayetler Firavun ve eşrafının mal ve servetlerinin hârikulâde bir şekilde kullanılamaz hale geldiğini nakletmektedir. Bu bilgi Hz. Musa’nın duasıyla gerçekleşen hadisenin Firavun öncülüğündeki müşrik gürûhun başlarına gelen kıtlık, sel baskını, çekirge, haşere ve kurbağa istilası gibi büyük bir felâket olduğunu ortaya koymaktadır. Bu felâketler konuyla ilgili diğer ayetlerde vurgulandığı şekilde müşrik gürûhun inkârda diretmelerine sebep olan kibir, gurur gibi kötü duygulardan arındırarak iman etmelerini sağlama hedefine yöneliktir. Zira Kur’an-ı Kerim çeşitli zorluk ve sıkıntılarla yüzleşen insanın kulluk yapmaya uygun bir hâlet-i ruhiyeye bürüneceğinden bahsetmektedir. Böyle bir tavır başlarına gelen her bir musibetten sonra Hz. Musa’dan yardım isteyen Firavun ve eşrafı için de geçerlidir. Meselenin bu boyutu Hz. Musa’nın duasının sonucunda vuku bulan felâketin de aynı amaca hizmet ettiğini göstermektedir. Ancak dua ifadelerindeki işaret dışında bu hadisenin sarahaten zikredilmemesi, diğer felâketlere göre geri planda kalmasına sebep olmuştur. Buna rağmen söz konusu hadise Hz. Musa’ya bahşedilen dokuz mucize arasında gösterilmiş, en şiddetli şekilde vuku bulan son felâket olduğu belirtilmiştir. Bu hadise de dahil Mısır’da yaşanan felâketler Hz. Musa’nın nübüvvetinin delili olması itibarıyla “mucize”, inkârcı gürûhu cezalandırarak ibret almasını sağlaması yönünden “azap” olarak adlandırılmıştır. Dolayısıyla Hz. Musa’nın yaptığı duayı inkârda direnen kavminin topyekûn helâk edilmesini talep olarak yorumlamak mümkün değildir. Konuyla ilgili diğer ayetlerin yanı sıra dua ifadelerinde zikredilen kelimeler de Hz. Musa’nın beddua etmediğini aksine kötü davranışların pençesi altındaki toplumun ıslah ve terbiyesini arzuladığını vurgulamaktadır. Zaten Kur’an-ı Kerim nihâi azap sürecinin insanların birtakım sıkıntı ve dertlerle boğuştukları bir zaman diliminde değil, bolluk ve refah içerisinde tahakkuk edeceğini beyan etmektedir. Duanın kabulüyle gerçekleşen olayın Mısır’da yaşanan son felâket olduğu dikkate alındığında suda boğulma hadisesinin bu felâketin ardından gerçekleştiği söylenebilir. Konuyla ilgili nakledilen bilgiler de iki olay arasında yaklaşık kırk yıllık bir sürenin bulunduğunu bildirmektedir. Bu bağlamda H...
      PubDate: 2021-06-30
      DOI: 10.33420/marife.916580
       
  • Zâhir ve Bâtın Bağlamında Tevilin Sınırları/Fıkıh Tasavvuf
           İlişkisi -Taharet Örneği-

    • Authors: Nasi Aslan, Mustafa Şeref Aydın
      Pages: 381 - 407
      Abstract: Tevil, geçmişten günümüze üzerinde birçok tartışmanın bulunduğu İslâmî ilimlerin ana kavramlardan biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Tefsirle tevilin aynı mana mı ifade ettiği yoksa farklı manalar mı içerdiği; ayrıca metni anlamada tevil yoluna gidilip gidilmemesi meseleleri, geleneğimizde tartışılan önemli konular arasında yer almaktadır. Tarih boyunca fıkıh, kelam, tefsir ve tasavvuf gibi ilimlerde farklı şekillerde teviller yapılmıştır. Kelam ve Fıkıh ilminde te’vilin burhan ve delillere bağlı kalınmak gibi belli şartlara tabi tutulması onun ölçülü ve munzabıt bir hale dönüşmesine vesile olmuştur. Bu durumun tefsir ve özellikle de tasavvuf ilminde bütünüyle böyle olduğunu söylemek güçtür. Tefsir eserlerinde yapılan te’villerde daha esnek bir tutumun sergilendiği bilinmektedir. İslâmî ilimlerde te’vil, üç ayrı kategoride değerlendirilmektedir. Birincisi beyânî tevildir. Bu tevil çeşidi daha çok fakihlerin, müfessir ve dilcilerin yaptığı bir yorum yöntemidir. Arap dilinin kuralları dâhilinde hareket ederek Kur’an’dan anlamlar üretmek olarak da tanımlanabilir. Bu tevil tarzı bir tercih, istihraç ve istinbat işidir. İçtihad da esasen yorumcunun (fakih, müfessir ve müevvil) ilahi iradeyi keşfetme çabası olarak algılanmaktadır. İkinci tevil çeşidi irfânî tevildir. Tasavvuf erbabının kalbine sezgi, keşf ve ilham yoluyla doğan bir bilgi türüdür. Bu da onların tedebbür, teemmül, tefekkür ve tezekkür gibi kavramlarla ifade edilen bir manevi tecrübeyi içselleştirmelerinin bir sonucudur. Tevilin üçüncü çeşidi ise burhânî tevil olup bu tevil çeşidinde nasslar bütünsellik içerisinde ele alınıp zâhiri manalara uygun düşecek şekilde yorumlanmaktadır. Bu ekolün en önemli temsilcisi İbnRüşd el-Hafîd’dir. Ona göre akılla vahiy çelişmez. Bunlardan gelen bilgiler uyum içerisindedir. Bu uyum ya doğrudan nassın zâhirinden anlaşılan mana ile yahut da burhana dayanan tevillerle gerçekleşmektedir. Bazen nassların bilgi vermediği yerler olur. İşte bu durumda burhana dayalı yorum yani aklî bilgi esas alınır. Nassın verdiği bilgiyle aklî bilgi çatışmazsa sorun yoktur. Ancak çatışırlarsa nassların zâhirine ters düşmeyecek tarzda tevil edilmesi gerekir. Bu sınıflama içerisinde yer alan te’vilin üç çeşidi, Kuran’ı anlamada geliştirilen bütün meslekleri (anlayış) kapsayacak bir taksimdir. Bu taksim içerisinde yer alan gerek beyanî ve gerekse burhanî te’vilin delil ve kurala bağlı olmasından dolayı daha nesnel olduğu söylenebilir. İrfanî tevile gelince bu keşf ve ilham yoluyla sûfiye gelen bilgiye dayandığı için bunun daha öznel ve sübjektif olduğu söylenebilir. Nitekim makalede taharetle ilgili ayetler özelinde sufilerin getirdiği batınî yorumlar zahir anlamın çok ötesine geçerek munzabıt te’vil sınırlarını aştığı söylenebilir. Bu noktada zâhir ve bâtın bağlamında yapılan bu tevillerin -örnekler üzerinde de görüleceği gibi-uç noktalara savrulmuş olması, yöntem açısından Fıkıh -Tasavvuf İlişkisini de önemli ölçüde açıklamaktadır. Ancak burada nasıl bir dengenin kurulacağı ise önemli bir sorun teşkil etmektedir. Makâsıd/gâi yorum konusunda merkezi bir konuma sahip olan büyük Mâlikî fakihi Şâtıbî’nin, te’ville ilgili yaklaşımı zahir-bâtın arasında kurulabilecek denge açısından ölçüt olabileceğinden önem arz etmektedir. Ona göre Kuran’dan istinbât edildiği söylenen bütün manaların Arap dili üzere cârî olması gerekir. Eğer böyle değilse yani çıkarılan mananın Arap diliyle ilgisi yoksa o manaların -ne kaynak ne de metod olarak- Kuran ilimlerinden olduğu söylenemez. Bu nedenle onun verdiği te’vil örnekleri zâhir ve bâtın bağlamında tevilin sınırlarının belirlenmesi ve meşruiyet kapsamının tayin edilmesinde önemli katkılar sağlamıştır. Bu veçhile çalışmada onun konuyla ilgili yaklaşımı, meselenin değerlendirilmesinde önemli bir parametre teşkil etmiştir. Fıkıh usulünde sahih ve makbul bir te’vilde bulunması gereken şartlar dikkate alındığında sûfîlerin yaptıkları te’villerin kuralları aşan ve zahir anlamın devre dışı bırakıldığı uç te’viller olduğu söylenebilir. Ancak onların bu tutumun...
      PubDate: 2021-06-30
      DOI: 10.33420/marife.917030
       
  • Eski Serahs: Şehir, Coğrafya, Tarih ve Toplum

    • Authors: Mesut Can
      Pages: 409 - 438
      Abstract: Yâkût al-Hamevî'nin (ö. 626/1229) coğrafya eserinde kaydettiği rivayete göre Serahs, Keykâvus'tan sonra tahta geçen I. Dârâ'nın oğlu I. Serhas adına Ahamenî İmparatorluğu döneminde (MÖ 559-330) inşa edilmiştir. İsmini de bu Pers hükümdarından almıştır. Mevcut arkeolojik veriler de şehrin Ahamenîler zamanında kurulduğunu ortaya koymaktadır. Eski Serahs şehri, günümüzde İran ile Türkmenistan arasında doğal bir sınır teşkil eden Tecen Nehri’nin sağ yakasında, nehirden ayrılan bir kolun beslediği alt kollar tarafından oluşturulan vahada yer almaktadır. Arkeolojik veriler Serahs’ın, vahanın Demir Çağı yerleşimlerini besleyen nehir kollarının dağıtım noktasında yer aldığını ortaya koymaktadır. Bu sebeple inşa edildiği tarihlerden itibaren şehrin vahanın idare merkezi olduğu söylenebilir. Müslüman coğrafya müellifleri eserlerinde Serahs’a bağlı kırsal yerleşimin oldukça az olduğuna işaret etmekte ve şehre bağlı iki nahiye, bir rustâk ile yirmi dört köye yer vermektedirler. Konum açısından Horasan’ın büyük şehirlerinden, aynı zamanda bölgelerinden olan Merv ile Nişabur arasında yer alan Serahs, ilk dönem coğrafi kaynaklar tarafından Merv’e bağlı kabul edilmiştir. Serahs, Müslümanlar bu topraklara gelmeden önce birçok imparatorluk tarafından ele geçirildi. İlk olarak, doğu seferine çıkan Yunan-Makedon kralı Büyük İskender tarafından fethedilen şehir, onun ölümünden sonra muhtemelen Selevkosların idaresine geçti. Ardı sıra Partların, muhtemelen Ak Hunların ve yaklaşık dört asır kadar Sâsânîlerin idaresinde kaldı. Hz. Ömer zamanındaki ilk fetih dalgasında Sâsânî İmparatorluğu’nun yıkılmasının ardından, Hz. Osman zamanındaki Horasan fetihleri esnasında Abdullah b. Hâzim (ö. 72/691) tarafından sulh yoluyla fethedilerek İslam topraklarına katıldı (31/651-52). Serahs’ta Emevî ve Abbâsî idaresi (Tâhirîler dahil) altında nispeten huzurlu ve istikrarlı bir devir yaşandığı söylenebilir. Ancak Tâhirîlerden sonra bölgede Sâmânîler, Gazneliler ve Selçuklular arasında mücadelelerin yaşandığı görülür. Dandanakan Savaşında (431/1040) kesin bir zafer elde etmeleriyle Serahs uzun bir süre Selçuklu Devleti idaresinde kamıştır. Özellikle Sultan Sencer devri, Serahs’ın maddî, ilmî ve kültürel manada geliştiği bir zaman dilimi olmuştur. Müslüman idaresi altında Serahs’ın gerek fizikî gerekse sosyokültürel yapısında büyük değişim yaşadığı görülür. Şehrin fizikî yapısındaki en köklü değişim, diğer Horasan şehirlerinde olduğu gibi rabad biriminin şehre eklemlenmesidir. İslâm coğrafyacıları her ne kadar bir kuhendize (iç kale) işaret etmeseler de günümüzde Serahs Kalesi olarak adlandırılan kısım şehrin kuhendizi’dir. Böylece Serahs’ın kuhendiz, şehristân ve rabaddan oluşan üçlü şehir tipolojisine sahip olduğu anlaşılmaktadır. İslâmî dönemde şehrin yaşam merkezi şehristandan rabada doğru kaymış ve yerleşim alanı genişlemiştir. Şehrin fizikî değişiminden belki de daha önemlisi, şehrin toplumsal hayatında Müslüman Arapların, dolayısıyla kültürel hayatında İslâm’ın rol almaya başlamasıdır. Özellikle Abbâsîler devrinde, mevâlî politikasındaki olumlu gelişmelerin Serahs’ta da İslâmlaşmaya katkısı olduğu görülür. Nitekim Serahs’ın elit tabakasına mensup olduğu anlaşılan Fazl b. Sehl es-Serahsî (ö. 202/818), Me’mun (salt. 813-833) zamanında Müslüman olmuş, vezirlik makamına kadar yükselmeyi başarmıştır. İslâmlaşmanın Tâhirîler, Sâmânîler ve Gazneliler zamanında aynı hızla devam ettiği, Selçukluların geldiği tarihlerde bölgeye neredeyse tamamen İslâm’ın hâkim olduğunu söyleyebiliriz. Bunun en başta gelen göstergelerinden biri, İslâm coğrafyacılarının Serahs’tan elde edilen vergiye dair kayıtlarıdır. Fethi esnasında anlaşma metninde yer alan vergi gelirlerinin daha sonraki dönemlere ait kayıtlarda gitgide düştüğü görülmektedir. Tecen Nehri’nin kollarının Serahs Vahasına sağladığı suyun düzensizliğine bağlı olarak tarımsal üretimdeki bir azalmaya işaret etmesi muhtemel olmakla bir...
      PubDate: 2021-06-30
      DOI: 10.33420/marife.904735
       
  • Bir Kıraat Âlimi ve Muhaddis Olarak Halef b. Hişâm

    • Authors: Kahraman Bulgurcu
      Pages: 439 - 458
      Abstract: İnsanın dünyadaki ömrü sınırlıdır. Bu sınırlı zaman diliminde her insanın faklı meşguliyet alanları bulunmaktadır. İnsanlardan bir kısmı ilme önem vermiş ve ilimle iştigal etmiştir. İlim ehli insanların çoğu, bir ilim alanında ihtisaslaşarak bu alanda tanınmıştır. Onlardan kimisi ise birkaç ilmî alanda derinleşerek ihtisas sahibi olmuştur. Bu gibi âlimler hicri ilk 5 asır gibi ilk zamanlarda biraz daha fazla iken, sonraki zamanlarda iyice azalmıştır. Tabakat kitaplarına bakıldığında İslam âlimlerinin kendilerini yetiştirdikleri ilimler, hocaları, talebeleri ve bu ilimlerde yazdıkları eserler hakkında bilgilere ulaşılabilmektedir. Böylece birkaç alanda mütehassıs olan âlimlerin, bu alanlardaki çalışmalarına tabakat kitaplarındaki bilgilerden ulaşılabilmektedir. Bu şekilde birkaç alanda kendini yetiştiren âlimlerden birisi de hicri 150-229 yılları arasında yaşamış olan Halef b. Hişâm’dır. O, kıraat ilminde temayüz etmiş ve yaşadığı dönemde, kıraat âlimi anlamına gelen mukrî lakabıyla tanınmıştır. Kıraat ilmi, Kur’an’ın okunmasını ele alan bilim dalı olduğu için Peygamberimize (s.a.s.) ilk ayetlerin indirilmeye başlanmasıyla birlikte kıraat ilmi de ön plana çıkmıştır. Çünkü Peygamberimiz (s.a.s.) kendisine indirilen âyetleri önce kendisi özenli bir şekilde okuyor ve vahiy kâtiplerine yazdırıyordu. Kur’an ayetlerini öğrenen sahâbî de öğrendiği ayetleri diğer sahâbîlere öğretiyordu. Nitekim Peygamber Efendimiz kurrâ olarak tanınan bazı sahâbeyi Kur’an öğretmeleri için çeşitli bölgelere göndermiştir. Aynı zamanda Peygamberimiz Kur’an’ı güzel okuyan bazı sahâbîleri övmüş ve Müslümanları Kur’an’ı güzel okumaya teşvik etmiştir. Kıraat ilmi İslami ilimler içinde bir önceliğe sahip olup, bu sebeple onun öğretimi de çok önem arz etmektedir. Nitekim Müslümanlar sahâbe neslinden itibaren her nesil de kıraat ilmine önem vermişler ve bunun sonucunda zamanla bu konuda mütebahhir olan kıraat imamları ortaya çıkmıştır. Onlardan öncelikle yedi tanesinin kıraati, kırâati seb‘a olarak ön plana çıkmış; bunlara üç tane imamın kıraatinin de ilave edilmesiyle on imamın okuyuşu kıraati aşere olarak meşhur olmuştur. Bu on kıraat, kıraat âlimleri ve ümmet tarafından kabul görmüştür. İmam Halef kırâat-i seb‘a sisteminde, altıncı kıraat imamı olan İmam Hamza'nın birinci râvisidir. Kırâati seb‘a’ya üç kıraat imamının ilave edilmesi sonucu ortaya çıkan kırâat-i aşere denilen sistemde ise onuncu imam olarak kabul edilmiştir. Bu sistemde Halefü'l-Âşir diye isimlendirilen İmam Halef, kıraat ilminde ise "خل " rumuzu ile adlandırılmıştır. Halef b. Hişâm, döneminin önemli kârîlerinden kıraat ilmini öğrenmiş ve ondan da birçok kişi kıraat ilmini öğrenmiştir. Bu çalışmada öncelikle kıraat ilminin kısa bir tarihçesi, sonra Halef b. Hişâm’ın kıraat ilmindeki konumu, hocaları, talebeleri, eserleri ve onu önemli kıraatlere ulaştıran isnad zinciri hakkında bilgi verilmiştir. Çift yönlü bir âlim olması sebebiyle Halef b. Hişâm, kıraat ilminin yanında hadis ilmiyle de meşgul olmuştur. O, kendinden önceki tebeu’t-tâbiîn nesli ile kendinden sonraki nesil arasında köprü konumunda olan muhaddislerden ve hadis râvilerinden biridir. İlk hadis kitapları olan İmam Mâlik’in Muvatta’sı, İbn Cüreyc, Ma‘mer b. Râşid, Evzâî ve Süfyân es-Sevrî gibi âlimlerin eserleri onun hayatının ilk zamanlarında yazılmıştır. Yine Müsned türü eserler onun yaşadığı zaman dilimi olan hicri ikinci asrın sonları ile hicri üçüncü asrın başlarında ortaya çıkmaya başlamıştır. Hicri üçüncü asır hadis ilminin altın çağı olarak kabul edilir. Hadisle ilgili her konuda bu dönem de birçok eser telif edilmiştir. Halef b. Hişâm da 79 yılık ömrünün son 29 yıllık kısmını hicri üçüncü asırda yaşamıştır. Böyle önemli bir zaman diliminde yaşamış olması sebebiyle İmam Halef’in hadis ilmindeki konumu önem arz etmektedir. Onun hadis ilmindeki konumunu ortaya koymak için bu ilimdeki çalışmaları tabakat ve hadis kitaplarından ara...
      PubDate: 2021-06-30
      DOI: 10.33420/marife.917160
       
  • Modern Arap Edebiyatında Tenâs: Mahmûd Sâmî el-Bârûdî Örneği

    • Authors: Ahmet Yıldız
      Pages: 459 - 488
      Abstract: Metin, tıpkı savaşlar gibi belirli zaman ve mekânda meydana gelmiş ve tekrarı olmayan bir olaydır. Metin, bir bilgiyi başkalarına ulaştırmayı amaçladığı için uzamsal, toplumlar ve bireyler arasında ilişkiler kurduğu için etkileşimli, yazıya aktarılmış olduğu için kapalıdır. İnsanoğlunun ilmî ve edebî alanda ulaştığı seviye, geçmişte yapılan çalışmalardan bağımsız bir şekilde bir anda ortaya çıkmadığı gibi hiçbir metin de önceki metinlerden bağımsız olarak ortaya çıkmamıştır. Metin, geçmişte var olan benzerlerinin yazar tarafından özümsenmesi, harmanlanması, bilgi ve tecrübelerle yeniden yorumlanmasından ibarettir. Metinler arası etkileşim konusu, ilk olarak Batı’da, 1966 yılında Julia Kristeva tarafından Fransızca intertextualité kelimesiyle ortaya konmuş ve İngilizcede intertextuality olarak ifade edilmiştir. Bu terim Arap diline tenâs, Türk diline ise metinlerarasılık şeklinde tercüme edilmiştir. Terim olarak tenâs; bir edebî metnin yeni müstakil bir metin olacak şekilde alıntı, telmih, işaret gibi yöntemlerle bir fikir, bilgi veya duygu taşıyan diğer edebî metinlerden ifadeler ve fikirler taşımasıdır. Yeni ortaya çıkan metin, öncekilerden beslenmesine rağmen onlardan ne kadar uzaklaşırsa, o kadar özgün bir vasıf kazanmaktadır. Tenâs kelimesi, Arap edebiyatının modern döneminde kullanılmaya başlandığı için Arap edebiyatına Batı’dan geçmiş yeni bir kavram olduğu düşünülebilir. Ancak araştırmalarımıza göre, kökleri ilk dönemlerden itibaren var olan ve birkaç terimi kapsayan bir kavram olarak karşımıza çıkmaktadır. Tenâs kelimesinin serika, iktibas, tazmîn, muâraza, nakîza, istiâne ve tevlîd gibi bilinçli yapılan alıntıların yanında bilinçsiz alıntıları ve benzerlikleri de kapsaması sebebiyle tüm bu sanatların toplamından daha geniş bir kavram olduğu görülmektedir. Bir nesrin ya da nazmın, kendisinden önceki benzerlerinden etkilenmiş olması doğal bir durumdur. Bu nedenle olumsuz bir anlam yüklemek yerine tenâs sanatını; yazarın geliştirmekle birlikte dilini ve kültürünü korumasının bir yolu olarak değerlendirmek gerekmektedir. Ayrıca tenâs sanatı bir edibin veya bir edebî hareketin beslendiği kaynakların tespitinde de önemli rol oynamaktadır. Önceki dönem Arap edebiyatı üslubunun modern döneme taşınmasında Mahmûd Sâmî el-Bârûdî’nin (öl. 1904) önemli rolü vardır. 1839 yılında Kahire’de dünyaya gelen, Said Paşa’nın (öl. 1914) orduyu feshetmesi üzerine İstanbul’a gidip çeşitli resmî görevler alan Bârûdî, burada geçirdiği yaklaşık yedi yılda Türkçe ve Farsçasını ilerletmiş, ayrıca bu dillerde yazılan şiirleri ezberleme imkânı bulmuştur. Mısır’a döndükten sonra devletin yönetim kademelerinde önemli görevler üstlenmiş, Osmanlı Devleti’nin yanında savaşlarda yer aldığı için kendisine çeşitli ödüller verilmiştir. İngiliz işgaline karşı Urâbî (öl. 1911) ayaklanmasının yanında yer alması nedeniyle tutuklanan Bârûdî, 28 Aralık 1882’de Seylan Adası’na sürgüne gönderilmiş, burada edebî hayatının en verimli yıllarını geçirmiştir. Bu çalışmada modern dönemde kullanılmaya başlayan, belâgat ilmi terimlerinden biri olan tenâs konusu ele alınmış ve Bârûdî’nin şiirlerindeki tenâs sanatına ait örnekler tespit edilmeye çalışılmıştır. Bârûdî’nin Divan’ında yer alan şiirler incelenerek tenâs sanatının bulunduğu diğer şiirler tespit edilmiş ve bu şiirlerin ait olduğu şairler belirlenip yaşadıkları dönemlere göre sınıflandırılmıştır. Böylece tenâs sanatını incelemenin yanında, Modern Arap edebiyatının ortaya çıktığı Nahda hareketinin temel kaynaklarının ve bu kaynakların ait oldukları dönemlerin tespit edilmesi de amaçlanmıştır. Bârûdî’nin önceki dönem Arap şairlerinden İmruülkays (öl. 25/645), Zuheyr b. Ebî Sulmâ (öl. 609), Antera (öl. 608) ve Lebîd b. Rebîa (öl. 41/661) gibi Câhiliye Dönemi; Hz. Ali (ö. 40/661) ve Nâbiga el-Ca‘dî (öl. 65/685) gibi İslâm’ın İlk Dönemi; Ebu’l Atâhiye (öl. 210/825), Mutenebbi (öl. 354/965), Ebû Firâs el-Hamd...
      PubDate: 2021-06-30
      DOI: 10.33420/marife.913030
       
  • İstanbul’da Müsnid Bir Muhaddis; İbn Himmât ed-Dımaşkî
           (1175/1761)

    • Authors: Kadir Ayaz
      Pages: 489 - 519
      Abstract: İbn Himmât’ın ilim yolculukları ve hadis icâzetleri konusunda akademik çalışmalar yapılmakla beraber, İstanbul’daki hadis okumaları ve talebeleri ile ilgili şu ana kadar bir araştırma yapılmamıştır. Hayatı ile ilgili bilgi veren Murâdî ve Kettânî, İbn Himmât’ın İstanbul’da görev yaptığı medreseler, talebeleri ve hadis okumalarından pek bahsetmemişlerdir. Hatta söz konusu kaynaklarda İbn Himmât’ın İstanbul’daki hayatına dair verilen bilgilerin bir kısmı tarihi verilerle çelişmektedir. Bu çalışmada, İbn Himmât’ın talebelerine verdiği icâzet belgelerindeki bilgiler esas alınarak yeni bir biyografisinin yazılması hedeflenmektedir. Bu arada, İbn Himmât’ın İstanbul’daki hadis okumaları, talebeleri ve hadis icâzetlerinin detaylı bir şekilde ortaya konulacağı biyografik bilgiler ışığında da 18. yüzyıl İstanbul’undaki hadis rivayeti ve hadis çalışmaları konusuna katkı sunulmaya çalışılacaktır. İsnadın metinden hadis kitaplarına dönüşmeye başladığı hicrî 6. asırdan itibaren, râvî yerine müsnid terimi tercih edilerek kavramsal bir değişiklik ortaya çıkmış ve hadis kitaplarını musanniflerine ulaşan silsileler ile rivayet edenler için “müsnid” tabiri kullanılmaya başlamıştır. Ancak icâzet usûlü yerine mülâzemetin uygulandığı Osmanlı ilmî muhitinde, 18. yüzyıla kadar ulemâ arasında icâzet silsileleri teşekkül etmemiştir. Ayrıca resmî ve gayriresmî eğitim kurumlarında hadis rivayet meclislerinin bulunmadığı ilmî muhitte, isnadlı hadis rivayet eden müsnidlere de pek rastlanılmamaktadır. Arap coğrafyasından gelen bazı alimler İstanbul’da zaman zaman rivayet meclisleri tertib etmişlerse de bunların ilmî bir gelenek halinde devamlılığından bahsedilemez. 18. yüzyıl Osmanlı ilmî muhitinde önceki asırlardan farklı olarak isnadlı rivayete doğru ulemâ arasında kuvvetli bir temâyül tebellür etmeye başlamıştır. 17. yüzyılın ikinci yarısında Köprülüzâde Sadrazam Mustafa Paşa tarafından başlatılan kütüphanedeki rivayet meclisleri uygulaması, 18. yüzyılda Sultan I. Mahmud tarafından kütüphanelerde ihdâs edilen muhaddis ve Buhârihân kadroları ile resmiyet kazanmıştır. Bu sayede, kütüphanelerdeki rivayet meclisleri de geleneğe dönüşmüştür. Hadis rivayeti ve icâzetlerin yaygınlaşmaya başladığı bu yeni dönemde, Arap coğrafyasından İstanbul’a müsnid birçok hadis alimi gelmiştir. Bunlardan biri de Dımaşk, Dimyat, Kahire, Mekke ve Medine’de devrin önde gelen muhaddislerinden geniş bir rivayet koleksiyonunun rivayet iznini uhdesinde toplayan İbn Himmât ed-Dımaşkî’dir. Müsnid bir hadis alimi olan İbn Himmât, Üsküdar’da Ahmediyye Câmii ve Valide-i Atîk Câmii’nde hadis okuttuğu gibi, Ayasofya Kütüphanesi’ndeki resmî rivayet meclisinde muhaddis olarak uzun yıllar hadis tahdîs etmiştir. İbn Himmât, resmî ve gayriresmî rivayet meclislerinde hadis dersi verdiği talebelerine ve devrin önde gelen alimlerine hadis icâzeti vermiştir. Ancak İbn Himmât’ın İstanbul’daki hadis rivayet izinlerinin silsileleri sonraki asırlara intikal etmemiştir. Halbuki, İbn Himmât’ın talebelerinden Gedikzâde Abdulkadir Efendi ve Kâtibzâde İsmail Efendi yoluyla Şam, Mısır ve Hicâz’a intikal eden icâzet silsileleri söz konusu bölgelerde tevârüs ederek günümüze kadar ulaşmıştır. İbn Himmât’ın kadîm ilim merkezlerine intikal eden rivayet izinleri günümüze kadar kuvvetle tevârüs ederken, İstanbul’daki talebelerinin icâzetlerinin süreklilik ve devamlılık arz etmemesi, söz konusu bölgelerin hadis rivayetindeki farkını göstermesi açısından mânidardır. 18. yüzyıl İstanbul’unda rivayet meclislerinin yaygınlaşması ile beraber, hadis icâzetlerinin ulemâ arasında nesilden nesile tevârüs etmemesi, bir diğer ifade ile isnadlı rivayetin devamlılığının sağlanamaması, dikkati câlip bir durumdur. Zira 18. yüzyılda Sultan I. Mahmud, kütüphanelerde ihdâs ettiği muhaddis ve Buhârîhân kadroları ile hadis rivayetini kuvvetle desteklemiş, hatta hadis dersleri dinleyen öğrencilere aylık maaş tahsis ederek kütüphanelerdeki rivayet meclislerine resmî hüviyet kazandırmıştır. Bu makalede de Sultan I. Mahmud’un Ayasofya Kütüphanesi’nde ihdâs ettiği muhaddis kadrosunda uz...
      PubDate: 2021-06-30
      DOI: 10.33420/marife.900364
       
  • Serahsî’nin Debûsî ve Pezdevî’nin Usûl Eserlerindeki Bazı
           Görüşlerine Yönelik İtirazları ve Bu İtirazlar Bağlamında
           Usûlü’s-Serahsî’nin Temel Kaynaklarına Dair Bir Değerlendirme

    • Authors: Abdurrahman Bulut
      Pages: 521 - 540
      Abstract: Hanefî usûl literatürünün ilk kapsamlı eseri Cessâs’a ait el-Fusûl fi’l-usûl’dür. Bu eser, Hanefî mezhebi imâmlarından kendi dönemine kadarki usûl birikimine dair önemli bilgiler ihtiva etmektedir. Daha sonra Debûsî, Takvîmü’l-edille isimli eserinde Cessâs’ın eseri başta olmak üzere Hanefî usûl düşüncesine dair mevcut birikimi sistematik bir şekilde nakletmiş, özellikle konu tasnifi ve kavramlar bakımından kendi katkıları ile yeniden şekillendirmiştir. Bu iki eser Hanefî usûl literatürünün kurucu metinleri olarak kabul edilmekle birlikte sonraki literatüre etkisi bakımından öne geçen iki eser Usûlü’l-Pezdevî ve Usûlü’s-Serahsî olmuştur. Serahsî, Hanefî usûl literatürünün iki klasik eserinden biri olarak kabul edilen Usûl adlı eserinde mezhep içi ihtilaflı meseleleri de nakletmekte ve kendisinden önceki Hanefî usûl âlimlerinin bazı görüş ve değerlendirmelerine yönelik itirazlarda bulunmaktadır. Naklettiği bazı görüşleri “hatalı” olarak nitelendirerek eleştiren Serahsî bu meselelerdeki şahsî görüş ve tercihini de “Bana göre”, “Bu konudaki sahih görüş” vb. sarih bir ifade ile belirtmektedir. Serahsî naklettiği mezhep içi ihtilaflı meselelerin bir kısmında Kerhî, Cessâs ve Halvânî gibi bazı Hanefî âlimlerin ismini zikrederek görüşünü nakledip bu görüşü tercih etmediğini ifade etmekte ve ilgili meseledeki şahsî görüşünü belirtmektedir. Yine bazı meselelerde bir bölgenin meşâyıh grubuna işaret ederek mesela “Irak meşâyıhına” itiraz etmektedir. Usûlü’s-Serahsî’deki mezhep içi ihtilaflı meselelere ve Serahsî’nin bazı Hanefî usûl âlimlerinin görüşlerine yönelik itirazlarına dair dikkatli bir şekilde takip edilmesi gereken iki kavram “ashâb” ve “meşâyıh”tır. Serahsî, pek çok meselede “meşâyıhımızdan birisi (bazıları)”, “meşâyıhımızın müteahhirûn âlimlerinden birisi (bazıları)” bazen de “ashâbımızdan birisi (bazıları)” şeklinde görüş sahibinin ismini zikretmeksizin Hanefî bir âlime nispet ederek naklettiği görüşü eleştirmekte veya zikredilen görüşü tercih etmediğini ifade edip kendi kanaatini belirtmektedir. İlgili meselelerde Serahsî’nin şahsî kanaatinin ne olduğu önemli olmakla birlikte görüş sahibinin kim olduğunu belirtmeksizin naklettiği görüşlerin hangi Hanefî âlime ait olduğunun tespit edilmesi de Hanefî usûl tarihi açısından önem arz etmektedir. Nitekim bu eser boyunca muhtelif meselelerde ve farklı bağlamlarda zikredilen bu itirazların hangi Hanefî âlimin görüşüne yönelik olduğunun tespit edilmesi Usûlü’s-Serahsî’nin temel kaynaklarına dair yapılacak değerlendirmeler için de bir malzeme teşkil edebilir. Bu alandaki bazı araştırmalarda Serahsî’nin Takvîmü’l-edille’den yararlandığı fakat bununla birlikte bazı açılardan bu eseri “revize ettiği” ifade edilmiştir. Bununla birlikte Serahsî’nin Debûsî’nin eserinden hangi ölçüde yararlandığı ve bu esere yönelik tutumuna dair daha net bilgi sahibi olabilmek için bu iki eser arasında kapsamlı bir mukayese yapılmasına ihtiyaç bulunduğu ifade edilebilir. Aynı dönemde ve aynı bölgede yaşamış olan Pezdevî ve Serahsî’nin usûl eserleri arasındaki benzerlik de bu sahadaki bazı araştırmalarda ele alınmıştır. Bu iki eser arasındaki ilişkinin ne olduğu sorusuna dair bazı araştırmacılar tarafından önemli kanaatler ifade edilmiş olmakla birlikte bu konudaki değerlendirmeler henüz tahmin düzeyinde ifade edilmiş olup daha net tespitlerin yapılabilmesi için bu meseleye dair farklı açılardan da bazı araştırmaların yapılması gerekmektedir. Bu makalede usûl literatüründeki mezhep içi ihtilaflı meselelerin bu konuda bize bir malzeme sunduğu gösterilmeye çalışılacaktır. Usûlü’s-Serahsî’de Debûsî ve Pezdevî’nin isimleri hiç zikredilmemektedir. Bununla birlikte Serahsî’nin açıkça isim zikretmeksizin itiraz ettiği bazı görüşlerin kendisinden elli küsur sene önce vefat etmiş olan Debûsî’ye, bazılarının ise kendisi ile aynı bölgede yetişmiş olan ve vefat tarihleri de birbirine çok yakın olan Pezdevî’ye ait olduğu ilgili meselelerin bu iki âlimin eserlerindeki...
      PubDate: 2021-06-30
      DOI: 10.33420/marife.900571
       
  • Kadınların Namaz Kılma Şekliyle İlgili
           Rivayetlerin Değerlendirilmesi

    • Authors: Zeynep Sena Yılmaz
      Pages: 541 - 570
      Abstract: İslam dininin önemli şiarlarından biri olan namaz, Kur’an-ı Kerim’de birçok ayette zikredilmiş ancak kıyam, kıraat, rükû ve secde rükünlerinin isimleri haricinde namazın nasıl kılınacağı konusunda ayrıntılı bilgi verilmemiştir. Hz. Peygamber ashabına namazın hangi vakitlerde, kaç rekat ve nasıl kılınacağını, namaz içerisinde nelerin, nasıl okunacağını, namazın kabulüne nelerin zarar vereceğini sözlü ve fiili olarak öğretip açıklamıştır. Hz. Peygamber (s.a.s.) kadın erkek ayrımı yapmaksızın bütün müslümanlara “kendisi nasıl kılıyorsa öyle namaz kılmalarını” emretmiştir. Bununla birlikte onu farklı zamanlarda gören sahabilerden farklı uygulamalar nakledilmiştir. Yani rükünlerin farklı uygulanmasının kaynağı da bizzat Rasulullah’tır. Kadın olsun erkek olsun gerekli şartları taşıyan ve İslam dinine mensup her fert için namazın hükmü, rükünleri aynıdır. Bununla beraber kadın ve erkeğin namaz kılış şekillerinde bazı farklılıklar mevcuttur. Uygulama açısından herkesin malumu olan bu farklılıklar tekbir getirme, kıyamda elleri bağlama, rükû, secde ve teşehhüd rükünlerinde kendini göstermektedir. Temel dini bilgiler için başvuru kaynağı olma özelliğini haiz ilmihaller ve namaz hocası gibi kitaplarda da yaygın olarak kadınların namazı erkeklerden farklı şekilde tarif edilmektedir. Bu tarif kadının, namazın rükünlerini erkeğe göre daha sınırlı şekilde tatbik etmesi şeklinde özetlenebilir. Ancak söz konusu eserler bu farklılıkların kaynağı hakkında detaylı bilgi vermemektedir. Ayrıca günümüzde namazını erkeklerin kıldığı şekilde eda eden hanımların sayısının da bir hayli fazla olduğu görülmektedir. Bireysel boyutunun yanında toplumsal yönü de olan namaz ibadeti mescitlerde eda edildiğinde şahit olunan durumlar bu farklı uygulamaların kaynağını bilmeye duyulan merakı artırmakta, zaman zaman insanların birbirlerine tepki göstermelerine dahi sebep olmaktadır. Bu çalışmanın amacı, kadınların namaz kılma şekillerindeki farklılığın kaynağını tespit edebilmektir. Öncelikle her rükün ile ilgili Hz. Peygamber’in (s.a.s.) uygulamasını haber veren rivayetlerin Kütüb-i Sitte çerçevesinde tespitini, sonrasında ise kadınların namaz kılış şekilleri ile ilgili rivayetlerin tetkikini konu edinen bu araştırma sonucunda kadınların tekbir, secde ve teşehhüdü hususunda rivayetlere ulaşılmış, elleri bağlama ve rükûu ile ilgili merfu ya da mevkuf bir rivayet tespit edilememiştir. Çalışmada mezheplerin konuyla ilgili görüş ve delilleri üzerinde de durulmuştur. Dört mezhepte de rükünleri bakımından namazın eda şekli kadın erkek için aynı olmakla beraber kadınlara mahsus farklı uygulamalardan söz edilmektedir. Mezhepler kadının namazına dair farklı deliller serdetmekle birlikte her biri “kadın avrettir” rivayetini delil olarak almış ve kadının namazı ile ilgili hususlarda görüş belirtirken أستر لَهَا “(bu) onun için tesettüre daha uygundur” ifadesini zikretmişlerdir. Bu ifadenin yanı sıra mezhepler kadının bazı rükünleri tatbikini erkeğin uygulamasına yakın bir şekilde de tarif etmişlerdir. Ancak Hanefî mezhebinin bu konuda diğer mezheplere göre daha ayrıntılı bir tarife gittiği görülmektedir. Kadın ve erkeğin namazı şekilsel açıdan mukayese edildiğinde en geniş farklılık yine Hanefî kaynaklarda karşımıza çıkmaktadır. Çalışmada Hanefî mezhebinin özellikle kadınların nasıl rükû edeceklerine dair ortaya koyduğu tarifin kaynağı tespit edilmeye çalışılmış ve mezhebin Kur’an’daki rükû emrini anlaması ile kadınların rükûuna dair yaptığı tarifin kendi içerisinde tutarlı olduğu sonucuna varılmıştır.
      PubDate: 2021-06-30
      DOI: 10.33420/marife.916619
       
  • Nişan Alameti Olarak Erkeklerin Altın Yüzük Kullanımıyla İlgili
           Güncel Fıkhî Tartışmalar

    • Authors: Muhammed Hüsnü Çiftçi
      Pages: 571 - 603
      Abstract: Bu makalede neredeyse insanlık tarihi kadar eski olan altın yüzüğün (hâtem/خاتم) erkekler tarafından takılıp takılamayacağı hususunda ortaya atılan fıkhî tartışmalar incelenmiştir. Hz. Peygamber (s.a), hicretin 6. yılında (m. 627) dönemin devlet başkanlarını İslâm’a davet etmek için gönderdiği mektuplarda kullanmak maksadıyla üzerinde “Muhammed Resûlullah” yazılı yüzük şeklinde altın bir mühür yaptırmıştır. Daha sonra altın yüzüğü erkeklere yasaklayınca yerine gümüşten bir mühür kullanmıştır. Kaynaklarda konuya dair Hz. Peygamber’in (s.a) sözlü ve fiilî pek çok yasaklayıcı sünneti yer almaktadır. Bununla birlikte sahâbeden bazılarının ölene kadar altın yüzük taktığına dair rivayetler yer alırken diğer bir kısmının kendilerine yapılan tenkitler neticesinde altın yüzük takmayı terk ettikleri görülmüştür. Üçüncü bir sahâbe grubu ise kendilerinden altın yüzük takmanın hem haram hem de mubah olduğuna dair iki farklı rivayet nakledilmiştir. Çalışmada öncelikle altın yüzüğün erkeklerce takılmasının haram olduğuna dair rivayetleri zikretmeye çalıştık. Altın yüzüğü yasaklayan rivayetlerin senetleri hususunda yaptığımız tetkikte ilgili hadislerin tevâtür derecesine ulaştığı, aksine mubah gören hadislerin ise sayı ve isnat bakımından zayıf kaldığı tespit edilmiştir. Bu rivayetlerin tamamını senet ve metinleriyle birlikte tablo halinde sunmaya çalıştık. Dolayısıyla bu rivayetlerin sıhhat derecelerini tetkik etme ihtiyacı duymadık. Bununla birlikte altın yüzük taktığı söylenen bir kısım sahâbenin aksi yönde rivayetlerinin bulunması ve bazılarının da o dönemde çocuk denecek yaşta olmaları cumhurun görüşünü teyit eden diğer unsurlardır. Âlimlerin geneli, altın yüzük takan sahâbelerin ya haram hükmünden haberdar olmadıklarını yahutta bu konudaki yasağı mekruh düzeyinde zannettiklerini söylemektedirler. Rivayetlerin tahlili kısmında ise her iki görüşün istidlal ettiği önemli ikişer rivayeti hadis kriterleri bağlamında tahlil etme fırsatı bulduk. Bu bölümde yapılan tespitler aslında konunun ana kısmını oluşturmaktadır. Aralarında dört mezhep imamının da bulunduğu cumhur fukahâ, erkeklerin altın yüzük takmasının haram olduğu hususunda ittifak etmektedir. Fakat özellikle son dönem ilim adamlarından Kâmil Miras, Hayrettin Karaman ve Ali Yardım gibi öne çıkan bazı ilim adamları bir kısım sahâbe uygulaması ile bazı içtihatları esas alarak nişan ve alamet maksadıyla altın yüzük takılmasının mubah olabileceğini ileri sürmüşlerdir. Kâmil Miras, meseleyi sahâbe uygulamalarıyla temellendirmekle birlikte İmam Muhammed ve İmam Şâfiî’nin bazı içtihatlarıyla takviye etmeye çalışmaktadır. Buna ilaveten gümüş yüzük özellikle nişan yüzüğü kullanmanın erkekler için zaruri bir örf olduğu görüşünü savunmaktadır. Hayrettin Karaman’ın bu görüşünü özellikle Hanefî kaynaklarında zikredilen ipek ve altın hususunda verilmiş bazı münferit fetvalar ile Tecrîd-i Sarîh mütercimi Kâmil Miras’ın mezkûr eserinde serdettiği fetvasıyla temellendirdiği anlaşılmaktadır. Özellikle Karaman hocanın altın yüzük kullanımını umûmü’l-belvâ olan başka bir meseleye benzetmiş olması bazı eleştirilerilere sebep olmuştur. Ayrıca Hayrettin Karaman yüzük meselesini altınla işlemeli eşyalar hususundaki bir fetvaya kıyas yapmaktadır. Ali yardım, yüzüğün hükmü ile ilgili kaleme aldığı “İslâm’da Altın Yüzük Kullanımı” adlı eserinde nişan ve evlilik maksadıyla erkeklerin altın yüzük takmalarının mubah olabileceği görüşünü savunmaktadır. Ali Yardım öncelikle Necâşî’nin Hz. Peygamber’e altın bir yüzük gönderdiğini bunun da altın yüzüğün mubahlığına delil teşkil ettiğini belirtir. Onun iddiasına göre altın yüzük kullanmanın “haram” olduğunu gösteren “pek çok hadis” bulunduğu ileri sürülse de aslında bu konuda hemen hemen bütün meşhur hadis kitaplarının ittifakla kaydettiği tek bir hadis bulunmak...
      PubDate: 2021-06-30
      DOI: 10.33420/marife.881113
       
  • İbn Sînâ'ya Göre Allah Cüzîleri Bilir;
           Fakat Nasıl'

    • Authors: Hafzullah Genç
      Pages: 605 - 627
      Abstract: İbn Sînâ’nın kurduğu felsefi sistem içerisinde Allah’ın cüz’îleri nasıl bildiğine dair görüşü bu mesele hakkında günümüze kadar gelen tartışmaların sebebidir. İbn Sînâ görüşünü açıklarken önce O’nun cüz’îleri bilmediğini daha sonra ise bildiğini söylemiştir. Bu durum İbn Sînâ’yı açık bir çelişkiye düşmüş gibi göstermektedir.Fakat burada bir ayrıntı vardır: İbn Sînâ’nın Allah’ın bilmediğini söylediği cüz’îler değişken cüz’îlerdir. Çünkü ona göre değişken cüz’îleri bilmenin yolu onları duyularla algılamaktadır. Allah duyulara sahip olmadığı için değişken cüz’îleri bilemez. Fakat yine İbn Sînâ’ya göre hiçbir şey Allah’ın bilgisinin dışındakalamaz. Buna göre Allah’ın değişken cüz’îleri de bilmesi gerekir. Bu sebeple İbn Sînâ Allah’ın cüz’îleri nasıl bildiğine dair bir açıklama yapmalıdır. O da bu açıklamayı özetle şöyle yapmıştır: “Allah kendisini bilir. Allah her şeyin varlık sebebidir. Sebebi bilen sonucu da bilir. Allah her şeyin sebebi olduğuna ve Allah kendisini bildiğine göre mevcudatın hepsini bilir. Böylece O, her şeyi sebebiyle, küllî olarak bilir. Sebepler değişken değildir. Bu nedenle de değişken cüz’îleri sebepleriyle bilmesi O’nun bilgisinde değişime yol açmaz.” Gazzâlî Tehâfütü’l-felâsife isimli bir eser yazarakfilozofların ve İbn Sînâ’nın görüşlerini eleştirmiştir. Allah’ın cüz’îleri bilmesi meselesinde sarf ettiği sözlerin Allah’ın cüz’îleri bilmediği sonucuna vardığını söyleyerek İbn Sînâ’yı küfürle itham etmiştir. Çünkü Gazzâlî’ye göre birisinin Allah değişken cüz’îleri bilmez ya da sebepleriyle bilir demesi en basit anlamda O’nun bazı şeyleri bilmediğinisöylemektir. Allah duyulara konu olan değişken cüz’îleri bilmediği takdirde mesela Zeyd’in küfürden sonra iman ettiğini ya da Hz. Muhammed’in peygamberlik ilan ettiğini bilmiyor olmaktadır. Bu ithamdan sonra hangi düşünürün haklı olduğuna dair ortaya çıkan tartışmalar neticesinde İbn Sînâ’nın haklı olduğunu söyleyenler onun sözlerine izah getirmeye çalışmaktadırlar. Hem klasik hem de modern dönemde yapılan izahlar Gazzâlî’yi haklı bulanlar tarafından tatmin edici olmadığı gerekçesiyle tenkit edilmeye devam edilmektedir.Klasik dönemde Kutbuddin Râzî tarafından yapılan ve bize göre gözden kaçan bir izah ise bize İbn Sînâ’nın tenkitlerden nasıl kurtulacağının işaretini vermektedir. Kutbuddîn Râzî’ye göre İbn Sînâ Allah’ın her şeyi ezelde kendi vakitlerinde bildiğini söylemektedir. İbn Sînâ’nın bu düşüncede olduğunukendi eserlerinden de teyit etmek mümkündür. Buna göre İbn Sînâ nezdinde Allahcüz’îler de dâhil vakitleriyle beraber her şeyin bilgisine daha önceden sahiptir ve vakti gelen her şey ortaya çıkmaktadır. Buradan hareketle İbn Sînâ’nın cebrî düşünceye yaklaştığı kanısına varılabilir ki eserlerinde cebrî düşünceye rastlamak zor değildir. İnsanların ihtiyarıyla ilgili sözleri onun cebrî düşünceden çok uzak olmadığını göstermektedir. Nitekim İbn Sînâ’ya ait olan ve Ta’lîkât’ta yer alan “İnsan muhtar görünümlü muztardır” ifadesi ve sonrasında söyledikleri onun insanların fiillerinde özgür olmadığını düşündüğünü göstermektedir. İbn Sînâ insanların fiillerinin zorunlu olarak bir sebebe bağlı olduğunu düşünmektedir. Bu sebeplerin de zincir halinde Allah’a kadar uzandığını, O’nun ilk sebep olduğunu ve O’nun indinde her şeyin zorunlu olduğunu söylemektedir. Hal böyle olunca da bu sebeplerle ortaya çıkan her şey zorunlu olmaktaktadır. İbn Sînâ’nın bu konudaki fikirleri Cebriye ve Ehl-i sünnet arasında kalmaktadır. Cüz’îlerin ortaya çıkışı konusunda Cebriyeye paralel giden İbn Sînâ, Allah’ın bilgisi konusunda Ehl-i sünnete yaklaşmıştır. Ehl-i sünnete göre Allah her şeyi ezelde, tek bir ilimle, zatında ve ilminde değişiklik...
      PubDate: 2021-06-30
      DOI: 10.33420/marife.909923
       
  • Molla Lütfi Özelinde Dilbilim- Vazʿ İlişkisi

    • Authors: Mehdi Cengiz
      Pages: 629 - 646
      Abstract: Modern zamanlarda özelde Osmanlının genelde ise İslam dünyasının sahip olduğu özgün bir felsefenin, bununla ilişkili olarak da orijinal bir dilbilim anlayışının var olup olmadığı sorgulanmıştır. Bu sorgulama, İslam düşünce geleneğinde klasik dilbilim çalışmalarının belirlenmesini ve bunların dayandığı teorilerin ortaya konulmasını gerekli kılmaktadır. İslam düşünce geleneğinin kendine has bir dilbilim anlayışı olduğunu savunan ve farklı dönemleri konu edinen birbirinden bağımsız çalışmalar olmakla birlikte bu eserlerde düşünce geleneğimizde dilbilim çalışmalarının üzerine kurulduğu ana nazariye olan vazʿ olgusu dikkate alınmamış ya da teorik düzeyde incelenmemiştir. Hâlbuki özgün bir dilbilim anlayışının varlığı ancak bu düşüncenin dayandığı teorilerin tespit edilip bunların dilbilim çerçevesinde incelenmesi ile ortaya konulabilir. Bu çerçevede İslam düşüncesinin kendine has bir dilbilim anlayışı olduğuna savunan bu çalışmamız, klasik dilbilim çalışmalarının kurucu ilkesi olan vazʿ teorisinin, dilbilimle ilişkisini Mollâ Lütfî çerçevesinde değerlendirmeyi konu edinmektedir. Dilbilimi gramer çalışmalarından ayıran ‘dili kural koymaktan kaçınarak anlama’ ilkesini, Molla Lütfi’nin vazʿ anlayışında görmek mümkündür. O, hem dönemin bilimsel birikimine uygun olarak dil olgularını açıklamaya çalışmış hem de dil ilimlerinin tasnifinde esas aldığı vazʿ teorisini sadece Arap dili özelinde değil, bütün dilleri kapsayacak şekilde ele almıştır. İnsanoğlunun yaşamını devam ettirebilmesi için iletişim kurması gerektiğini, bunun en güzel yolunun ise ses olduğunu ifade eden Molla Lütfî, yaşadığı dönemin bilim anlayışına uygun olarak dili inceler. Bu yüzden sesin oluşum sürecini anlatırken zamanının biyoloji ve fizik bilgisinden yararlanır. Bunun yanında sesin duyulması ile oluşan zihnî suretleri, kognitif psikoloji ile açıklayan Molla Lütfi, kalp ile dimağ arasındaki karşılıklı ilişkiye ve bunun nefes mecrasında oluşturduğu basınca dikkat çeker. Ona göre bu basıncın arkasından nefes alma, sonuçta ise ses meydana gelir. Oluşan bu sesi formel mantıktaki lafzî- tabʿî delâlet ile alakalandıran düşünür, insan ve diğer canlıları birbirinden ayıran özelliğin, akıl ve konuşma kabiliyeti olduğuna işaret eder. Dilin kaynağı konusunda ise dili, ilahî (tevkîfî) değil, toplumsal (istilâhî) bir olgu olarak tasavvur eden Molla Lütfi, dil ile yazının farklı dönemlerde oluştuğunu öne sürer ve belirli aşamalardan sonra dilin zorlama kullanımlardan uzaklaştığını ifade eder. Daha açık bir ifadeyle ona göre lafızlar, ilk başlarda oldukça kaba ve kısıtlı anlamları ifade edebilirken sonraları incelir ve daha dakik manaları bildiren bir şekle bürünür. Sözlü iletişimden yazılı iletişime nasıl geçildiğini, lafızların incelme sürecinde olduğu gibi doğrusal bir ilerlemeye bağlayarak tetkik eden Molla Lütfi, daha sonra bir lafzın bir anlamı temsil etmesi manasına gelen vazʿ üzerinde durur. Vazʿın ne olduğunu açıkladıktan sonra dili vazʿ edenin, üç kısımda incelenen vazʿ-ı şahsî ile müfret manalara, müfret lafızları vazʿ ettiğini söyler. Benzer şekilde ona göre dili vazʿ eden, aynı anlamı ifade eden ism-i fâil gibi kelime formlarını da varlık âlemine çıkarır. Belirli anlamları ifade etmek için vazʿ edilen lafızların ve ilgili manaların zamanla değişebileceğini (nakl) ve bunun, şerʿî ve örfî olmak üzere iki farklı şekilde gerçekleşeceğini dile getiren Molla Lütfi, kelimelerin yapısal özelliklerini de inceler. Lafızların vazʿını, şahsî ve nevʿî olarak ikiye ayırıp değerlendiren Molla Lütfi, eşseslilik gibi dilsel olguları vazʿ ile ilişkilendirir hatta belagatın alt disiplinleri olan beyân ve meʿânî ilimlerini de vazʿ nazariyesini esas alarak açıklar. Bu yüzden onun dil ilimlerini tasnif ettiği el-Metâlibu’l-İlâhiyye fi mevzûʿati’l-ulûmi’l-luğaviyye adlı eseri, bazı müstensihler tarafından bir vazʿ kitabı olarak kabul edilmiştir. Molla Lütfi özelinde vazʿ ve dilbilim arasındaki ilişkiyi incelediğimiz bu çalışmada öncelikle modern dilbilim v...
      PubDate: 2021-06-30
      DOI: 10.33420/marife.894205
       
  • Prof. Dr. M. Zeki Duman ve İlmi Çalışmaları

    • Authors: Mehmet Kaya
      Pages: 647 - 679
      Abstract: Bu çalışmada Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyelerinden merhum Prof. Dr. M. Zeki Duman’ın hayatı ve eserleri ele alınacaktır. Duman, yaşadığı dönemde ülkemizdeki tefsir akademisyenlerinin duayenlerinden olmasının yanı sıra bir tefsir eseri kaleme alan ender ilim adamlarından biridir. Duman, mezun olduğu ve o dönemdeki ismi Kayseri Yüksek İslâm Enstitüsü olan Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde otuz yıldan fazla görev yapmış bu süre zarfında bugün bir kısmı çeşitli İlahiyat Fakültelerinde akademisyen olan çok sayıda öğrenci yetiştirmiştir. 2009-2012 yılları arasında dekanlık görevini de icra eden Duman, fakültenin fiziki ve akademik altyapısının güçlenmesine de önemli katkı sağlamıştır. Yazdığı eserlerde tefsir alanına ilişkin problemli konuları ve sosyal sorunları aydınlatmaya odaklanan Duman, kendisini Fakülte sınırlarına hapseden bir akademisyen olmamıştır. O, Beyânu’l-Hak tefsiri başta olmak üzere çeşitli eserleriyle toplumun sorunlarına ışık tutmaya çalışmış bir ilim adamıdır. Kendi adındaki internet sitesiyle isteyenlerin bu bilgilere kolay ve ücretsiz ulaşmalarını da sağlamıştır. Uzun yıllar boyunca haftanın dört günü çeşitli meslek gruplarıyla yaptığı derslerle ve yurt içi ve yurt dışında verdiği konferanslarla sahip olduğu birikimi halkla da paylaşmıştır. Naif bir kişiliğe sahip olmakla birlikte profesyonel olarak sporla da ilgilenen Duman yardımsever kişiliğiyle ve bu noktadaki girişimleriyle de tanınmaktadır. Duman 10 Temmuz 2013 tarihinde geçirdiği trafik kazası sonucunda hayatını kaybetmiştir. Duman’ın eserlerinin çoğu hayattayken yayımlanmakla birlikte bir kısmı vefatının ardından evlatlarının girişimiyle yayımlanmıştır. Duman’ın tamamlayamadığı eserleri de mevcuttur. Biz bu çalışmada tefsir alanına uzun yıllar boyunca hizmet eden ve çok sayıda eser kaleme alan Duman’ın hayatı ve eserleri hakkında bilgi vererek onun ve eserlerinin tanınmasına katkı sağlamayı hedeflemekteyiz.
      PubDate: 2021-06-30
      DOI: 10.33420/marife.913309
       
  • İslam ve İktisadi Büyüme

    • Authors: Rachel M. McCleary, Robert Barro, Yücel Kamar
      Pages: 681 - 703
      Abstract: İslâm, inananların dünya ve ahiret hayatında felaha ermesini gaye edinir. Müslümanların dünya hayatında makul bir iktisadi refah içinde hayatlarını idame ettirmeleri, kişilerin kulluk bağlamında kendilerinden beklenen sorumlulukları yerine getirebilmeleri açısından gerekli bir şart olarak telakki edilir. Makul iktisadi refahtan kasıt ise servetin belirli kesimlerde toplanmaması ve tüm kesimlerine adilâne bir şekilde dağılması suretiyle toplumdaki herkesin ortalama bir hayat standardını haiz olmasıdır. Nitekim bu gayenin yerine getirilebilmesi için, İslâm hukukunda bir takım kural ve kurumlar ihdas edilmiş; İslâm tarihi boyunca hüküm icra etmiş olan İslâm devletleri de bu kural ve kurumlara uymaya çalışarak, kendilerine tabi olanların makul refah içinde yaşamalarını sağlamaya çalışmışlardır. Tabiidir ki İslâm’ın iktisadi düzeni, insanı merkez edinmiş olması nedeniyle, sermaye birikimini ve kâr etmeyi nihai gaye olarak hayatın merkezine koyan ve insanı bu nihai gayeye varmada sadece bir vasıta olarak telakki eden ve adeta onu metalaştıran Batılı (konvansiyonel) iktisadi sistemlerden ayrışmaktadır. Çevirimize konu olan eserlerinde Barro ve Cleary, esas ve üstü kapalı olarak İslâm'ın makul refah yaklaşımını Batılı iktisadi büyüme doktrinlerinin bakış açısından sorgulamakta ve İslâm'ın, iktisadi faaliyetleri durağanlaştıran, statükocu ve dolayısıyla iktisadi büyümeyi yavaşlatan bir iktisadi doktrine sahip olduğunu iddia etmektedirler. Bu bağlamda yazarlar giriş kısmında GSYH cinsinden ölçülen iktisadi büyüme oranlarını iddialarına temel olarak almakta ve tarihî süreçte Osmanlı İmparatorluğu’nu teşkil etmiş olan günümüzün Müslüman ülkeleri ile geçmişte ve günümüzde büyük ölçüde kapitalizmin bayraktarı olan Avrupa’yı teşkil eden OECD ülkelerinin GSYH büyümelerini mukayese etmekte; geçmişte geride olan Avrupa ülkelerinin günümüzde iktisaden neden ve nasıl daha ileri duruma geçmiş olduklarını irdelemektedirler.
      PubDate: 2021-06-30
      DOI: 10.33420/marife.882694
       
 
JournalTOCs
School of Mathematical and Computer Sciences
Heriot-Watt University
Edinburgh, EH14 4AS, UK
Email: journaltocs@hw.ac.uk
Tel: +00 44 (0)131 4513762
 


Your IP address: 3.236.218.88
 
Home (Search)
API
About JournalTOCs
News (blog, publications)
JournalTOCs on Twitter   JournalTOCs on Facebook

JournalTOCs © 2009-